|
Park Otel canavarının yıkımının sürdüğü günlerdi. Mal sahibinin, sağlamlığı nedeniyle yıkılmasının hemen hemen olanaksız olduğu ya da yıkımın yıllarca süreceği iddialarına karşın, çok kısa bir süre içinde birkaç katı yıkılmıştı bile. İnşaatın hemen karşısındaki bir dükkana uğramıştım. Yıkımın nasıl gittiğini sordum. Herkesin ağzı kulaklarındaydı. “Çok hızlı” diye yanıtladılar. “Ne kadar da çürükmüş, koskoca parçaları peynir keser gibi kesip indiriyorlar.” Ardından hemen eklediler: “biliyor musunuz? Dükkana artık güneş giriyor. Tümüyle yitirmiştik güneşimizi .. ” Değer ölçütlerinin değiştiği bir dünyada kim düşünür komşunun güneşini demeyin. En azından bunları düşünen ülkeler de var. Örnek istiyorsanız, işte Japonya … Kapitalizmin en vahşisinin süregeldiği Japonya’da “Nisshoken”, yani güneş ışığı hakkı geçerli. Yüksek yapıyı yapmak isteyen, komşularının güneşini keserek onları ısınmak için daha çok yakıt kullanmak zorunda bıraktığı için, güneş hakkı olarak daha işin başında yüklü bir tazminat ödemek zorunda. Öylesine yüksek bir tazminat ki, binayı yaptıran için çoğu kez caydırıcı olabiliyor. Bizde yoğunluk artırmak, yüksek yapı yapmak, yeşil alanı yapılaşmaya açmak için belediye yetkililerini, bazan da yalnızca başkanı ikna etmek yetebiliyor. İşte, Park Otel canavarı İstanbul Belediye Başkent Bedrettin Dalan’ın, yetkisini aşan “olur”u ile yükselmeye başlamıştı. Yapılmak istenen proje emsalsiz bir emsale göre, 16 emsale göre düzenlenmişti; sıfır kotu üzerinde arsa alanının 16 misli kadar inşaat yapılabilecekti. Kompleks, bir turistik otelin yanı sıra yoğun bir ticaret merkezini de kapsıyordu. 1988 Haziranda bu plan Büyükşehir Belediye Meclisi’nden geçirilmeksizin Bedrettin Dalan’ın onayı ile kabul edilmişti. Bu uygulama doğal olarak, yasadışıydı. Turizm Bakanlığı teknik elemanları da avan projeyi küçük bir değişiklikle onaylamışlardı. İnşaat yükseldikçe felaket görünmeye başladı. Çıkan kütle korkunçtu. Bu, dünyanın bitişik düzendeki ilk gökdeleni, yaslandığı komşu apartmanları ezer gibiydi. Denizden görünüşü de, Le Corbusier’nin seyahat günlüğüne bile aktardığı Beyoğlu siluetine etkisi de gerçek bir felaketti. İşte, yaklaşık 4.5 yıl sürecek hukuk savaşımı böyle başladı. Savaşımı Ayaspaşalılar başlattılar; önlerinde yükselen, binalarını ezen, güneşlerini kesen bir canavara karşı direnmeye kararlı Ayaspaşalılar.. İlkin, bir dernek kurdular: Ayaspaşa Çevre Güzelleştirme ve Yaşatma Derneği. Dernek daha önce Taşkışla için Teknik Üniversitelilerin verdikleri savaşıma benzer bir çabanın içine girdi. Haklıydılar, haklarını sonuna değin savunacaklardı. 1992’de yargıya başvurdular. Karşılarında Turizm Bakanlığı, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı ve Beyoğlu Belediye Başkanlığı vardı. Otel inşaatının sahibi Tur Otel Turizm ve Otelcilik AŞ. ise davada müdahildi. Bu kez, Dalan’ın yerinde Sözen bulunuyordu. Gecekondulara ses çıkarmayan Sözen, neyse ki Park Otel’e karşıydı. Sonuçta Danıştay, buraya ilişkin 1/500 ölçekli uygulama imar planında şehircilik ve planlama ilkelerine ve kamu yararına uyarlık bulunmadığına karar verirken, bu plana dayanılarak verilen yapı iznini de mevzuata aykırı bularak 10 Haziran 1993 günü oybirliğiyle yapı izin belgesinin, yani herkesin anlayacağı dille, ruhsatın iptaline karar verdi. 4 Ocak 1989 tarihli yapı izni 4.5 yıl sonra iptal edilmiş, sıra yıkıma gelmişti. Mal sahibi, yaptıklarını yıkmaya yanaşmayınca da bu işi Belediye Başkanı Sözen üstlendi ve belki de İstanbul’da “imar”la ilgili tek etkinliğini, Park Otel canavarının Alman Konsolosluğu binası düzeyini aşan katlarını yıkarak gerçekleştirmiş oldu. Böylece, Ayaspaşalıların çevrelerine sahip çıkmalarıyla hukuk işletilerek, inşaat durdurulabildi ve canavarın bir bölümü yıkılabildi. Yıkılan katlardan sonra inşaatın kalan bölümleri, olduğu gibi dururken konu kısa sürede kamuoyunun gündeminden çıktı, ama çok basit bazı sorular ortada duruyor: Park Otel canavarının yıkımının sürdüğü günlerdi. Mal sahibinin, sağlamlığı nedeniyle yıkılmasının hemen hemen olanaksız olduğu ya da yıkımın yıllarca süreceği iddialarına karşın, çok kısa bir süre içinde birkaç katı yıkılmıştı bile. inşaatın hemen karşısındaki bir dükkana uğramıştım. Yıkımın nasıl gittiğini sordum. Herkesin ağzı kulaklarındaydı. “Çok hızlı” diye yanıtladılar. “Ne kadar da çürükmüş, koskoca parçalan peynir keser gibi kesip indiriyorlar. ” Ardından hemen eklediler: “biliyor musunuz? Dükkana artık güneş giriyor. Tümüyle yitirmiştik güneşimizi .. ” Değer ölçütlerinin değiştiği bir dünyada kim düşünür komşunun güneşini demeyin. En azından bunları düşünen ülkeler de var. Örnek istiyorsanız, işte Japonya … Kapitalizmin en vahşisinin süregeldiği Japonya’da “Nisshoken”, yani güneş ışığı hakkı geçerli. Yüksek yapıyı yapmak isteyen, komşularının güneşini keserek onları ısınmak için daha çok yakıt kullanmak zorunda bıraktığı için, güneş hakkı olarak daha işin başında yüklü bir tazminat ödemek zorunda. Öylesine yüksek bir tazminat ki, binayı yaptıran için çoğu kez caydırıcı olabiliyor. |
|
Bizde yoğunluk artırmak, yüksek yapı yapmak, yeşil alanı yapılaşmaya açmak için belediye yetkililerini, bazan da yalnızca başkam ikna etmek yetebiliyor. işte, Park Otel canavarı İstanbul Belediye Başkent Bedrettin Dalan’ın, yetkisini aşan “olur”u ile yükselmeye başlamıştı. Yapılmak istenen proje emsalsiz bir emsale göre, 16 emsale göre düzenlenmişti; sıfır kotu üzerinde arsa alanının 16 misli kadar inşaat yapılabilecekti. Kompleks, bir turistik otelin yanı sıra yoğun bir ticaret merkezini de kapsıyordu. 1988 Haziranda bu plan Büyükşehir Belediye Meclisi’nden geçirilmeksizin Bedrettin Dalan’ın onayı ile kabul edilmişti. Bu uygulama doğal olarak, yasadışıydı. Turizm Bakanlığı teknik elemanları da avan projeyi küçük bir değişiklikle onaylamışlardı. inşaat yükseldikçe felaket görünmeye başladı. Çıkan kütle korkunçtu. Bu, dünyanın bitişik düzendeki ilk gökdeleni, yaslandığı komşu apartmanları ezer gibiydi. Denizden görünüşü de, Le Corbusier’nin seyahat günlüğüne bile aktardığı Beyoğlu siluetine ; etkisi de gerçek bir felaketti. İşte, yaklaşık 4.5 yıl sürecek hukuk savaşımı böyle başladı. Savaşımı Ayaspaşalılar başlattılar; önlerinde yükselen, binalarını ezen, güneşlerini kesen bir canavara karşı direnmeye kararlı Ayaspaşalılar .. İlkin, bir dernek kurdular: Ayaspaşa Çevre Güzelleştirme ve Yaşatma Derneği. Dernek daha önce Taşkışla için Teknik Üniversitelilerin verdikleri savaşıma benzer bir çabanın içine girdi. Haklıydılar, haklarını sonuna değin savunacaklardı. 1992’de yargıya başvurdular. Karşılarında Turizm Bakanlığı, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı ve Beyoğlu Belediye Başkanlığı vardı. Otel inşaatının sahibi Tur Otel Turizm ve Otelcilik AŞ. ise davada müdahildi. Bu kez, Dalan’ın yerinde Sözen bulunuyordu. Gecekondulara ses çıkarmayan Sözen, neyse ki Park Otel’e karşıydı. Sonuçta Danıştay, buraya ilişkin 1/500 ölçekli uygulama imar planında şehircilik ve planlama ilkelerine ve kamu yararına uyarlık bulunmadığına karar verirken, bu plana dayanılarak verilen yapı iznini de mevzuata aykırı bularak 10 Haziran 1993 günü oybirliğiyle yapı izin belgesinin, yani herkesin anlayacağı dille, ruhsatın iptaline karar verdi. 4 Ocak 1989 tarihli yapı izni 4.5 yıl sonra iptal edilmiş, sıra yıkıma gelmişti. Mal sahibi, yaptıklarını yıkmaya yanaşmayınca da bu işi Belediye Başkam Sözen üstlendi ve belki de İstanbul’da “imar”la ilgili tek etkinliğini, Park Otel canavarının Alman Konsolosluğu binası düzeyini aşan katlarını yıkarak gerçekleştirmiş oldu. Böylece, Ayaspaşalıların çevrelerine sahip çıkmalarıyla hukuk işletilerek, inşaat durdurulabildi ve canavarın bir bölümü yıkılabildi. Yıkılan katlardan sonra inşaatın kalan bölümleri, olduğu gibi dururken konu kısa sürede kamuoyunun gündeminden çıktı, ama çok basit bazı sorular ortada duruyor:
• Dalan, İstanbul’u çirkinleştirecek, Taksim trafiğini arapsaçına çevirecek bu denli yoğun bir yapılaşmaya niçin izin vermişti? Hem de kuralları zorlayarak, yetkisinin sınırını aşarak .. • Yıkım bedelini kim karşıladı? Belediye mi? Dalan mı? Mal sahibi mi? • Danıştay ruhsatın tümünü iptal ettiğine göre, kalan bölümün yasal durumu nedir?
Ve sorunların en önemlisi ise şudur:
• İnşaatın kalıntısı, bu haliyle ruhsatsız olarak ortada duruyor. Kimse, niçin durduğunu sormuyor. Yükseklik ortadan kaldırılmıştır, ama yapı yoğunluğu hala çok fazladır. Ayaspaşa’yı zorlayan bu, çevreye saygısızlık anıtının yedinci yılı doluyor … Üzerinde, “verdiğimiz geçici (!) rahatsızlıktan dolayı çevre halkından özür dileriz” türünden bir tabela bile yok. İnşaatın bitirilmesi için ne bekleniyor? Proje, bize hala çok aşırı gelen yeni boyutlarıyla, verimliliğini ve yapılabilirliğini mi yitirdi, yoksa ulaşılabilecek, anlayışlı (!) yeni bir belediye başkanı mı bekleniyor? Ya da doyumsuz bir hırsla başlamış, bitmek bilmeyen çirkin bir inşaatın, bulunduğu çevreye bir karabasan gibi çökmesinin orada yaşayanların dayanma gücünü daha ne kadar zorlayabileceği mi ölçülmek isteniyor? Bu inşaat ya bitirilmeli, ya da bitirilmeli.
|