| Hani Ulusalcılık Ölmüştü? |
Kaynak :
19.06.2008 -
Cumhuriyet Gazetesi
|
Yazdır
|
|
2008 Avrupa Futbol Şampiyonası, yer aldığı İsviçre ve Avusturya’nın yanısıra televizyon yayınlarıyla bütün dünyaya renk getirdi. Maçlar sırasında tribünler sahadan da renkli oluyor. Seyircilerin neredeyse tümü kendi ülke takımlarının renklerinde tişörtlerle tribünlerdeki yerlerini alırken kimi seyirciler bununla kalmayıp yüzlerini bayraklarının renginde boyuyorlar; bayrakların rengârenk işaretleri yüzlere yansıyor. Kaşkoller, şapkalar da yine ülke renk ve işaretleriyle bu cümbüşe katılıyor. Binlerce bayrak da gösterinin cabası… Şimdi, sormak zamanıdır: “Hani ulusalcılık ölmüştü?” Ulusalcılığın ölmeyeceğini, ancak ulusalcılığın ırkçılıkla eşanlamlı olmadığını anlamak gerekiyor. Bu iki kavram arasında ciddi bir sınır olduğu bilinmeli ve birbiriyle karıştırılmamalı. Zaten, Euro 2008’in mesajı da “Irkçılığa karşı birleşin!” değil mi? Euro 2008’de ulusal takımlar, bir bakıma ülkeler yarışıyor. Seyircilerin kendi ülkelerinin takımını desteklemelerinden, o başarıya odaklanmalarından daha doğal ne olabilir? Doğal ki liboş değillerse… (Liboşlar ulusalcılığa karşı duruşlarıyla dilerlerse başka ülke takımlarını destekleyebilirler.) Burada, konuyla ilgili bir anımı dile getirmek isterim. 1984 Olimpiyatları için Los Angeles’taydık. Açılış töreninin yapıldığı Coliseum tıklım tıklım doluydu. Dünyanın çeşitli ülkelerinden gelmiş spor meraklısı izleyiciler ünlü stadın 90 bin kişilik tribünlerinde yerlerini almışlardı. Doğal olarak Amerikalı izleyiciler çoğunluktaydı. Çeşitli ülkelerin spor kafileleri alfabetik sıraya göre stadın bir ucundan girerek tribünlerin önünden geçtikten sonra sahanın ortasındaki yerlerini alıyorlardı. Türk kafilesi stada girdi. Çevremizde oturanlar bizi mutlu edecek kadar alkışlamadılar. Aslında öteki ülke kafileleri için de durum pek farklı olmamıştı. Biraz sonra ABD (USA) kafilesinin sahaya girmesiyle statta kıyamet koptu. Amerikalı seyirciler ayakta çılgınca alkışlıyorlar, çığlıklar atıyorlardı. Bu fanatizm karşısında biz yerimizde suskun kaldık. Arkamızdaki sırada bulunan birkaç genç kız sırtımızı yumruklayarak Amerika lehine tezahürat yapmamız için bizi uyarıyorlardı. ABD gibi devşirme toplulukların oluşturduğu bir ülkede bile ulusalcılık söz konusu olabiliyordu demek ki. |
Euro 2008 İsviçre-Türkiye maçında tribünlerden, sürekli olarak “Kırmızı-Beyaz” sesleri yükseliyordu. Garipliğe bakın ki bizim takım o gün türkuaz olmuştu; İsviçreliler kendi bayraklarının renginde formalarla yani kırmızı-beyaz çıkmışlardı sahaya… Bizim seyircimiz yine de bayrağımızın renkleriyle coşturmaya çalışıyordu ulusal takımımızı.
Çek Cumhuriyeti-Türkiye maçında formamız yine kırmızı-beyaz olmuştu. Bu renklerin yurttaşlarımızı daha mutlu ettiğini düşünüyorum. Son iki maçı Türkiye kazandı ve çeyrek finale yükseldi. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde yaşayan kardeşlerimizin duydukları mutluluğu, gururu, coşkuyu düşünün. Ülke içinde de öyle olmadı mı? İsviçre’yi ve Çekya’yı futbolda yenmek, binlerce yurttaşı bayraklarla sokaklara döktü, ülkeyi başarının tadıyla günlerce pek çok sıkıntıdan, öfkeden, kederden arındırdı. Bu arada kimi yazarlar, söylemi Viyana’nın fethine kadar götürerek ulusalcılığın sınırlarını zorladılar. Bir kez daha belirtelim: Lânet olası “ırkçılık” başka, “ulusalcılık” yani ulusal değerlerden yana olmak, kısaca “yurtseverlik” başka. Yine soralım: Küreselleşme yükselirken ulusalcılık ölüyor mu? Hangi ülkede ölmüş ki?.. Bütün örnekler, ölmediğini gösteriyor. O halde birileri bizde niçin sürekli olarak, öldürmeye çabalıyor? Aynı ortak değerleri paylaşan, aynı havayı soluyan, aynı havalarla coşan, acıda, tasada, sevinçte, övünçte birlikte olan insanların birbirlerini tekyürek desteklemelerinden daha doğal ne olabilir? |

