Hayati Tabanlıoğlu’nu Anarken Kaynak : 01.03.1995 - Yapı Dergisi - 160 | Yazdır

Yıl 1958. İTÜ Mimarlık Fakültesi’nin ikinci sınıfından üçüncü sınıfına geçmişim. Yaz stajımı İstanbul Opera Binasında yapacağım.
O Opera binası ki, inşaatına 1946’da İstanbul Vali ve Belediye Başkanı Lütfi Kırdar zamanında Mimar Feridun Kip ve Mimar Rüknettin Güney’in projeleriyle başlanmış, daha sonra Belediye’nin gücü yetmeyince Bayındırlık Bakanlığına devredilmiş. Yapımı, 12 yıldan beri ağır aksak sürmekte ..
İnşaatın içinde mimari büro olarak düzenlenmiş bir bölümde genç ve yetenekli bir mimarlar grubunun ortasında buldum kendimi.
Büronun başında, adından efsane kahramanı gibi söz edilen, ancak ortada görünmeyen bir mimar yönetici vardı: Hayati Tabanlıoğlu. İTÜ Mimarlık Fakültesini bitirdikten sonra Almanya’da doktorasını tamamlamış, bir grup arkadaşıyla birlikte (1) katıldığı Erzurum Atatürk Üniversitesi Mimari Proje Yarışması’nda birincilik ödülünü kazanmıştı, şimdi Erzurum’da askerliğini yapıyordu. Yaklaşan dönüşü biraz da karışık düşüncelerle bekleniyor: büroya yeniden sıkı bir disiplin gelecek, çalışma saatlerine daha çok uyulması gerekecek, ama bu güçlüklere karşılık işler daha iyi gidecek.
Hayati Tabanlıoğlu bir gün ansızın geldi. Belki daha evine bile uğramamıştı. Büro şöyle bir dalgalandı. Derhal, işlerle ve tek tek herkesle ilgilenmeye başladı. Sanki daha dün ayrılmış gibi bir hali vardı. İlk bakışta ciddi, az gülen, huysuz denecek kadar titiz bir insan izlenimini veriyordu. Kısa sürede herkes kolları sıvadı. Bütçeye yılda 1 lira ödenek konsa da projeleri bitirmek gerekiyordu.
Daha önce hazırlanmış olan projelerde ana salonla binanın oran ilişkisi yumurta-tavuk arasındaki oran gibiydi. Özellikle cepheler Milli Mimari akımına uygun tarzda hazırlanmıştı. Binaya, Taksim Meydanından başlayıp yükselen geniş merdivenlerle giriliyordu. İstanbullu hanımefendiler, aynen Batı’nın klasik opera binalarındaki gibi, uzun eteklerini sürüyerek operaya geleceklerdi. Binanın betonarme karkası bitirilmişti, ama en üstteki balkondan sahne görünmüyordu (2).
Projeler bu büroda yeni gereksinmeler ve belirlemelere göre yeniden ele alınmıştı. Bir yandan çeşitli kültürel etkinliklere olanak sağlayacak, değişiklikler yapılırken ana salonun olabildiğince büyütülmesine, öte yandan binaya daha çağdaş bir görünüm verilmesine çalışılıyordu.
İstanbul Belediyesi, yükselmesi gereken sahne bloğuna ve yanda yapılacak kapalı otoparka karşı çıkıyordu. O tarihlerde Taksim’e gökdelenler daha dikilmemişti. Denizden siluetler çizildi; Tabanlıoğlu’nun çabalarıyla, büyük pazarlıklardan sonra sahnenin masum yükseltisi Belediye’ye kabul ettirildi. Kapalı otopark ise “dekor depoları” olarak onaylanmıştı.
Bütün bu çalışmalar heyecanla sürdürülürken gördüm ki, Tabanlıoğlu’nun yüreğinde, çalışan, üreten, tek sözcükle düzgün insanlar için geniş bir sevgi kaynağı vardı; iş yaşamında ne denli ciddi ise özel yaşamında o denli sevecendi. Adeta iki değişik insan gibi.

 Stajım, birkaç ay sürdü ve okulların açılmasıyla bitti, ancak o ortamda tanıdığım Hayati Tabanlıoğlu ile ilişkilerimiz ağabey-kardeş sevgi-saygısı içinde sürüp gitti.
Opera binası Nisan 1969’da bitirilebildi ve İstanbul Kültür Sarayı adıyla açıldı. Bina açılmıştı, ama sahibi belli değildi. Binaya sahip çıkma konusunda Devlet Operası ile Devlet Tiyatrosu arasında büyük bir çekişme başladı. Tabanlıoğlu, bu çekişmeden duyduğu rahatsızlığı, sıkıntıları dile getirirken “bunlar günün birinde binayı yakacaklar” diyordu.
Sonunda Tabanlıoğlu’nun dediği oldu. Bir gece Arthur Miller’in Cadı Kazanı oynanırken sahnede yangın çıktı. Sahne ile salon arasındaki koruyucu yangın perdesini indirmek kimsenin aklına gelmediği için de bina tümüyle yandı. Ani çıkan yangına karşın can kaybı da, yaralanma da yoktu. Seyirciler, doğru tasarım sayesinde salonu ve binayı paniğe kapılmadan kolayca terkedebilmişlerdi.
Ülkemizde adet olduğu üzere, herşey olup bittikten, felaket geldikten sonra, sıra sorumlu aramaya gelmişti. Tabanlıoğlu öngörüsünde haklıydı, ama bu yetmiyordu. Opera ve Tiyatro’nun genel müdürleri Aydın Gün ve Cüneyt Gökçer ile birlikte Tabanlıoğlu da sanık sandalyesine oturtuldu. Sonuçta beraat etti, tortu olarak üzüntüsü kaldı.
Kültür Sarayı yine Hayati Tabanlıoğlu’nun yönetiminde ikinci kez inşa edildi. Projeler kısmen değiştirilerek sadeleştirildi; yapım bu kez kısa sürdü. Binanın adı İstanbul Atatürk Kültür Merkezi olarak değişti.
Tabanlıoğlu büyük binaların yapımını örgütlemekte ustaydı, hem de devletin zor işleyen çarkı içinde. Opera’dan sonra yine Bayındırlık Bakanlığı bünyesinde Yeşilköy Atatürk Havalimanı’nı gerçekleştirdi. Projeleri Bakanlık adına Bakanlık görevlisi olarak gerçekleştiriyordu ama telif haklarından ödün vermiyordu. Opera’nın da Havalimanın da telif hakları kendisinindi.
Birçok bakan, birçok müsteşar, birçok kamu görevlisi gelip geçmişti. Tabanlıoğlu hiçbirine ödün vermemişti, ama Devlet çarkından usanmaya başlamıştı galiba öğretim üyeliğinin yanısıra serbest yaşamda kısa bir süre mimarlık dışında çalışmayı denedi. Olmadı .. Yine mimarlığa döndü. Yine büyük yapılar: Barbaros Ticaret Merkezi Blokları, Ataköy – Galleria, Ataköy Marinası, Holiday Inn Oteli, son olarak da Milliyet Gazetesi’nin yeni tesisleri.
Tabanlıoğlu, herşeyin zor olduğu ülkemizde her zaman “zor’u başardı ve mimar olarak başı hep dik kaldı.
1 Mart 1995 onun birinci ölüm yıldönümü .. Daha yaşamalıydı diye düşünüyorum.

1. Enver Tokay, Ayhan Tayman, Behruz Çinici.
2. Bu balkon o tarihlerde yıkılarak kaldırıldı.