İki Örnek İnsan, İki Usta Mimar: Maruf Önal ve Utarit İzgi Kaynak : 01.05.2002 - Yapı Dergisi - 246 | Yazdır

Geçenlerde Maruf Önal’ı ziyaret ettik. Mimarlık Vakfından bir grup, Engin Omacan, Ali Rüzgâr ve ben. Her zamanki şıklığı ve zarafetiyle karşıladı bizi. Çok kısa bir süre önce üst üste çok ciddi iki ameliyat geçirmişti; şimdi dinlenme dönemindeydi ve bu nedenle de Kuzguncuk’ta büyük kızının evinde kalıyordu. Gideceğimizi duyan Cengiz Bektaş da büyük bir istek ve heyecanla bize katıldı.

Bizim yaşıtlarımız, hattâ sonraki birkaç kuşak Önal’ı çeşitli özellikleriyle tanırlar. Biz ilkin İMA’yla tanırız. İMA, 1952’de Maruf Önal, Turgut Cansever ve Abdurrahman Hancı’nın birlikte kurdukları İnşaat ve Mimarlık Atölyesi adlı mimarlık bürosuydu. Galatasaray’daki Kurtuluş Han’ın çatı katındaydı büro. 1956 güzünde mimarlık öğrenimine ilk adımlarımızı attığımızda bu atölyeye Şahap Aran ve Suha Toner de katılmışlardı. Fakültedeki ilk yıllarımızda İMA, okullardaki eğitimin uzantıları gibi görülen çok az sayıdaki bürolardan biriydi. Daha sonra İMA, Nişantaşı’na taşınacak, ortaklık dağılacak ve Maruf Önal İMA’nın sorumluluğunu -ve belki de- misyonunu 1974’e kadar tek başına taşıyacaktı.

Önal 1943’te Güzel Sanatlar Akademisi’ni bitirdikten hemen sonra 1943-46 arasında Akademi’de Sedad H. Eldem’in atölyesinde yapı ve proje asistanlığı yapmış, askere gitmiş, fakat askerlik sonrası Akademi’ye dönememişti. Başvurusu, kadronun dolu olduğu gerekçesiyle geri çevrilmişti. Gerçek neden, adının nasıl olmuşsa, “sakıncalı”lar listesine girmesiymiş. 1943’te Akademi’de başlayan öğretim serüvenini yine orada sürdürebilir, bu iş için 1958 yılını, YTÜ’nün önerisini beklemeyebilirdi; ancak olmadı.

Aslında Maruf Önal eğitimden kopmuş sayılmazdı. Her ortamda, her davranışında örnek insan ve hocalık meziyetleri gözleniyordu. Serbest mimarlık çalışmalarının yanısıra aktif hocalığını 1958’den, emekli olduğu 1985 yılına değin Yıldız Teknik Okulu (sonra Üniversitesi) bünyesinde sürdürdü.

Önal için meslek, bir “bütün”dü. Tasarım, eğitim, meslekî örgütlenmenin ayrılmazlığı esastı. Bu anlayış çerçevesinde 1954’te kurulan Mimarlar Odası’nın 1 ve 2 no.lu üyeleri Emin Onat ve Kemal Ahmet Arû’dan sonra 3 numaralı üyesi Maruf Önal olacaktı. 1967-69 arasında üç dönem Mimarlar Odası merkez yönetim kurullarında görev aldı. İki dönem birlikte çalıştık. 1967’de Maruf Önal, Şevki Vanlı, Ergun Unaran, Arman Güran, Turgut Cansever, Nejat Ersin ve benim seçildiğimiz 13. dönem yönetim kuruluna başkan olarak Maruf Önal’ı seçmiştik.

Ziyaretimiz sırasında Ali Rüzgâr’ın anlattıkları ilginçti. Rüzgâr, 1968 kuşağından.. O yıllarda Yıldız Teknik Okulu’nda öğrenci ve hızlı solculardan. Öğrenciler proje hocalarını kendileri seçiyorlar. Ali Rüzgâr, büyük bir içtenlikle, biraz da hayıflanarak, “çok istememe karşın Maruf Hoca’da proje yapamadım; Maruf Hoca’yı seçemedim çünkü Hoca, her şeyi yerli yerine koymayı biliyordu. Solculuk başkaydı, mimarlık başka.. Projenin savsaklanması karşısında, öğrencinin kimliği ne olursa olsun Hoca ödünsüzdü” diyordu. Ali Rüzgâr’ın çok iyi belirttiği gibi Önal, “bizim gibi düşünen bizdendir” kayırmacılığı içinde değildi. Benim tanıdığım kadarıyla da, “bizim gibi düşünmeyen bizden değildir” bağnazlığının içinde olmasına da yoğun insancıl duyguları engeldi. Anılarında, Şevki Balmumcu’nun notlarından aktardığı, “bütün insanları ayrım gözetmeksizin ne ölçüde mutlu ederseniz, o ölçüde mutlu olursunuz” görüşü bence Önal’ın dünya görüşüne tıpatıp uygundur.

Önal, birçok mimarî tasarım gerçekleştirirken, bir yandan hocalık yaptı, bir yandan da meslek örgütlerinde görevler üstlendi. Şu anda da Mimarlık Vakfı’nın başkanı. 2000 yılında kendisine Mimarlar Odası’nca verilen Büyük Ödül (Mimar Sinan ödülü), bir ömür dolusu çabanın taçlandırılmasıydı (1).

Maruf Önal’ın yaşamının, genç mimarlara esin kaynağı oluşturabilecek türden olduğu kesin, ancak kendisi yaptıklarıyla yetinmediğini hattâ zaman zaman pişmanlık duyduğunu söylemekten çekinmiyor. Birgün, “olabilse, bütün yaptıklarımı yok etmek istiyorum” dediğini duyduğumda çok şaşırmıştım. Beşiktaş’ta Vişnezade parkı karşısındaki yapısı da içinde olmak üzere yalnızca birkaç yapısını bunların dışında tutuyordu. Vişnezade’deki üç katlı Dr. Belen evi (1943) ilk ürünü olmasına karşın Önal’ın dünya görüşünü ve mimarlık anlayışını özetler gibidir.

Alçakgönüllü, akılcı, çevreye saygılı, oranları doğru kurulmuş bir yapı. “Yıllar içinde, malsahibi değiştiği halde, üstün özelliklerinden dolayı kimse yapıyı yıkmaya kıyamadı” türünden bir yorum yapmayacak kadar deneyime sahibiz. Çevresi aşırı yoğunlaştığı halde çok şükür hâlâ ayakta olduğunu söylemekle yetinelim.

Önal, anılarında, “önce, sıradan bir insan ve sıradan bir mimar olduğumu özellikle belirtmek istiyorum. Bu yargıya, 49 yıllık (1992’de) meslek yaşamıma dayanarak yapmış olduğum değerlendirmeler sonunda vardım. Sıradan bir mimar olsam da mesleğimden hiç kopmadım, onu hep yüce gördüm” (2) demek alçakgönüllülüğünü gösteriyor. Okumamış olanlara bu anıları okumalarını salık veririm.

Maruf Önal bugün 84 yaşında.. Bizlere ışık olmayı sürdürüyor.

Utarit İzgi
Mimarlar Odası’nın Büyük Ödülünü 2000’de Maruf Önal almıştı. 2002 ödülleri geçtiğimiz ay belli oldu ve bu kez Büyük Ödülü Utarit İzgi kazandı.
Yazık ki, geçirdiği ciddi rahatsızlık nedeniyle İzgi ödülünü almak üzere Ankara’ya gidemedi; sevincini Çapa’daki hasta yatağında yakınlarıyla paylaştı. Ziyaretimizde biz de mutluluğu paylaşma şansını bulduk. Utarit İzgi de Maruf Önal gibi, erken Cumhuriyet döneminin ikinci kuşak mimarlarından. Önal’dan üç yıl sonra, yani 1946’da GSA Mimarlık Bölümünü bitirmiş, aynı yıl yapı dersi ve mimari proje asistanlığına atanmış. 1950’de muallim, 1969’da profesör olmuş. Kendi isteğiyle emekliye ayrıldığı 1975 yılına kadar “Akademi”nin temel direklerinden biriydi. Öğretim üyeliğinden erken ayrılışı karamsarlığa dayalı bir tepki miydi? Belki de..

Bu kez, öğretim üyeliğinin yanısıra zaten sürdürdüğü mimari proje ve iç tasarım çalışmalarına ağırlık verdi, çağcıl anlayışa uygun mobilyalar tasarladı ve üretti, kitaplar yazdı. Mimarlıkla plastik sanatları içiçe kılmak üzere yapılarında sanat yapıtlarına yer vermeye çaba gösterdi. Bütün bu uğraşları İzgi’ye birçok ödül getirdi.

1963 yılında kendisini daha yakından tanımak olanağını bulduğumda adı, mimarlık çevrelerinde saygı ve hayranlıkla anılan bir mimar ve öğretim üyesiydi. Asım Mutlu, Esat Suher, Yılmaz Zenger, Ünal Demiraslan ile birlikte, “Ankara Şehirlerarası Otobüs Terminali” için açılmış olan proje yarışmasında birinciliği kazanmışlardı. O tarihlerde, anılan kompleksin otel binasının (3) projeleri çiziliyordu. Yılmaz Zenger İTÜ Mimarlık Fakültesi’ni benden üç yıl önce bitirmişti; ikimiz de aynı fakültede asistandık. O sıralar, Yılmaz’ın aklına İngiltere’ye gitmek düştü. Giderken de, çizilmekte olan otel projesi çalışmalarına kendisinin yokluğunda benim katılmamı istedi. Oradaki çalışmam çok uzun sürmedi ama, bu proje nedeniyle Utarit Bey’i tanıma şansım oldu. Bilgiliydi, titizdi, sevecendi… Binanın dış kabuğu o günlerin eğilimine uygun olarak brüt beton olarak düşünülmüştü.
Otelin projelerinin yanısıra, betonarme perdeler ve kolonlarda kullanılacak ahşap kalıpların projelerini de çiziyorduk. Kullanılacak tahtalar ve ek yerleri, kalıpların birbirlerine
bağlanma noktaları bütün ayrıntılarıyla tek tek çiziliyordu. Çizilmeyen yalnızca budaklardı desem yalan olmaz. Tahtaların en ve boydaki birleşme çizgileri çıplak bırakılacak betonun yüzeyindeki dokuyu oluşturacaktı; önemliydi. Bu titizliği ve ciddiyeti yakından görmek, daha iki yıl önce mezun olmuş bir mimar için az rastlanır bir deneyimdi.

1965 yılında bir kez daha birarada olmak fırsatı doğdu. O yılın Temmuzunda Paris’te Uluslararası Mimarlar Birliği (UIA)’nın 15. genel kurulu vardı. İTÜ Mimarlık Fakültesi tarafından, anılan genel kurula katılmam için gerekli olanaklar, mevzuat engelleri güçlükle aşılarak -kıt kanaat de olsa- yaratılmıştı (4). Aynı zamanda Mimarlar Odası İstanbul Şubesi’nin de Sekreter Üyesiydim. Paris’e Mimarlar Odası adına da Utarit İzgi gidecekti. Orada buluşmamız benim için ikinci bir şans oldu. Cumhurbaşkanı General De Gaulle’ün himayesinde Versailles Sarayı bahçelerinde düzenlenen müzik ve ışık gösterileri o dönem için bir harikaydı, ama Temmuz ortasında gecenin beklenmedik soğuğuna hazırlıksız yakalanmıştık. Haendel’in su müziği eşliğindeki ışık ve havai fişek gösterileri arasında birbirimize sokularak titremekten kurtulmaya çalışıyorduk. Utarit Bey’in öteki yanında oturan Leman Tomsu da şalıyla bizleri korumaya çalışıyordu. Gece yarısına kadar süren iyi bir dayanışmaydı doğrusu.

Utarit İzgi ile ilişkilerimiz böyle başladı ve ağabey-kardeş düzeyinde bugünlere geldi. İkimiz de Galatasaray Lisesi’ni bitirmiştik. Aradaki 17 yıllık fark saygı, sevgi dolu bir yakınlaşmaya engel değildi. Kulüpte ikimiz de Divan üyesi olarak yıllarca aynı ilkeleri paylaştık. Meslekteki disiplini yaşam biçiminde, sporda ve sağlıkta da sürüp gitti. Yakın zamana kadar ilkbaharın ilk günlerinden, sonbaharın neredeyse son günlerine kadar her sabah Kuruçeşme’deki Galatasaray Adası’ndan denize girdi. Evet, yanlış söylemiyorum: havuza değil, doğrudan Boğaz sularına..

Hastaneye yattığında, hazırlamış olduğu yeni kitabı, “Kapılar ve Hafif Bölmeler” baskı süreci için elimizdeydi. Bugünlerde, ödülün sevinci kadar kitabın heyecanıyla da dolu… Düzeltmeler, eklemeler yapmaktan geri kalmıyor. Yakında kitabın çıkışını hep birlikte kutlayacağız.

Her iki ustaya da sağlık ve mutluluk diliyorum.

1. İlginçtir: İMA’nın öteki iki kurucusu, Turgut Cansever ve Abdurrahman Hancı da Mimarlar Odası’nın Büyük Ödülünü almışlardı.
2. Anılarda Mimarlık; YEM Yayın, s.62-77, İstanbul, Ekim 1995.
3. Ankara Garı’nın çok yakınında yer alan bu kompleks otogarın Ankara dışına taşınması nedeniyle yıkılmıştır.
4. Bir asistan ilk kez böyle bir toplantı için görevlendiriliyordu.