| “İstanbul 2010” Sıkıntılı Bir Kültür Başkenti |
Kaynak :
20.04.2009 -
Yapı Dergisi - 329
|
Yazdır
|
|
İstanbul, 2010’da Avrupa Kültür Başkenti olacak. İstanbul’un yanısıra iki başkent daha var: Almanya’da Essen ve Macaristan’da Pécs. Avrupa Kültür Başkenti sıfatı 1985’ten bu yana AB Bakanlar Konseyi’nce, Avrupa kültürü ve ruhunu temsil etmesi amacıyla seçilen kentlere veriliyor. Anılan kentler için 13 Kasım 2007’de alınan kararla 2010 için Kültür Başkenti ilan edildi. 2010’a az kaldı. Buna karşılık İstanbul için hazırlıklarda çok geç kalınmış durumda… Üstelik şu anda işin yönetimine tam bir kargaşa egemen. 2010 Avrupa Kültür Başkenti (AKB) Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı Nuri Çolakoğlu ile Yürütme Kurulu’nun üç üyesi Prof. Dr. Metin Sözen, Gürhan Ertür ve İskender Pala geçenlerde istifa ederek görevden ayrıldılar. Onlarla birlikte İstanbul Ticaret Odası ve İstanbul Sanayi Odası temsilcileri de odalarında yenilenen seçimleri bahane ederek çekildiler. Böylece, 9 kişilik Yürütme Kurulu’nda yalnızca, bürokrasinin atadığı üç üye kalmış oldu: İstanbul Belediyesi temsilcisi Alpaslan Baki Ertekin, İstanbul Valiliği temsilcisi Sabri Kaya ve Kültür ve Turizm Bakanlığı temsilcisi Ahmet Emre Bilgili… Bir girişim grubu (AKB Girişim Grubu), 2000 yılından beri İstanbul’un Avrupa Başkenti seçilmesi için çalışıyordu. Sonunda bu hedef, 2010 için gerçekleşti. Aslında 25 yıl sonra seçilmek İstanbul için bir başarı değil, gecikmiş bir hatırlanma sayılmalıydı. Hedef, İstanbul’un gerçek bir kültür başkentine dönüştürülmesiydi. Kültür Başkenti’nde “kültür” aynı zamanda hem araç hem de amaç olacaktı. Aşırı göç ve nüfus patlaması nedeniyle çok hırpalanmış, doğal, tarihsel ve kültürel değerlerini büyük ölçüde yitirmiş olan İstanbul’un silkinerek kendine gelmesi için bir fırsattı bu proje. Bilinçli, tutarlı kentsel dönüşüm projeleri devreye sokulabilir, yozlaşmış doğal ve tarihsel çevrelerin, bakımsız kimi mimari değerlerin iyileştirilerek kent yaşamına daha sağlıklı bir biçimde katılması sağlanabilirdi. Projenin herkese açık kültürel ve sanatsal boyutu, kentlilik bilincinin kazandırılmasına, yaygınlaştırılmasına yol açabilirdi. İstanbul’da bu yolda atılacak adımlar ülke çapında kökten bir anlayış değişikliği ve uyanış için iyi bir örnek oluşturabilirdi. Bütün bunların yapılabilmesi için İstanbul’da yaşayanların katılım ve desteğini kazanmak gerekiyordu. Bu bir vizyon projesiydi. Avrupa Birliği’nin projeye katkısı daha çok simgeseldi; parasal desteği küçüktü. Ancak iyi yürütülmesi durumunda projenin ulusal ve uluslararası düzeyde sağlayabileceği yararlar çok büyüktü. Projenin yönetilmesi ve finansmanı için TBMM 2 Kasım 2007’de 5706 sayılı özel yasayı çıkardı. 2010 Avrupa Kültür Başkenti (AKB) Ajansı bu yasaya göre kuruldu. Yasa, projenin finansmanı için daha çok kamu fonlarından yararlanılmasını öngörüyordu. Bu çerçevede 2008 yılı bütçesi olarak 280 milyon YTL ayrıldı; 2009 bütçesi 806 milyon TL, toplam bütçe ise 1,5 milyon TL olacaktı. AKB Ajansı, kentlinin kentini çeşitli yönleriyle tanıyıp ona sahip çıkmasına önem veriyor ve projenin, geniş bir katılımla başarıya ulaşabileceğine inandığı için İstanbulluları bu çalışmaya katılmaya çağırıyordu. TV ve basında “Sahne Senin İstanbul” tanıtım kampanyası bu amaçla başlatılmıştı. 2010 için her kesimden yaratıcı projeler bekleniyordu. 24 Kasım 2008 günü İstanbul Swissôtel’de düzenlenen geniş katılımlı toplantıda Başkan ve Bölüm Direktörleri İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti programını sunarak çalışmaların hedef ve içeriklerini anlattılar. Yapı-Endüstri Merkezi Mart 2008’de yayımladığı Yapı Dünyası 008’i ağırlıklı olarak “2010” konusuna ayırmış, çeşitli görüşler ve öngörülen projelere yer vermişti. Nuri Çolakoğlu, oradaki yazısında “Sahne Senin İstanbul” kampanyasına da değinerek şöyle diyordu: “Sahne senin İstanbul’ kampanyasının devamında sahneye restorasyon renovasyon projelerinin sürdüğü Ayasofya’yı, Topkapı Sarayı’nı, Yenikapı kazılarını çıkarıyor, ‘Sahne senin Ayasofya’, ‘Sahne senin Topkapı’, ‘Sahne senin Yenikapı’ diyor. Sırada ise ‘Sahne senin Ahmet’, ‘Sahne senin Ayşe’, ‘Sahne senin İzak’ var. |
Önce İstanbul, sonra yapılar, en son olarak da İstanbullular sahneye çıkınca İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti’nin iyi bir şekilde değerlendirilmesi için bir fırsat doğmuş olacak. Yeter ki, İstanbullular sahneye çıkmayı kabul etsin. Çevrelerini, evlerini, sokaklarını, mahallelerini yeni gözle incelesin, ‘Ben bu kent için ne yapabilirim?’ diye düşünmeye başlasın. Sonuç kısa zamanda alınamasa bile bir kıvılcım çakmış, marş motoru dönmeye başlamış, ana motoru hareket ettirme yolunda çok önemli bir adım atılmış olacak.”
Görüldüğü gibi proje iyi, niyet iyi… Ne var ki sivil toplumla, AKP iktidarının görüşleri bağdaşmıyor. Evet… 2010’a yedi ay kala çalışmalar bu noktadayken önce, AKB Ajansı içinde su yüzüne çıkan anlaşmazlıklar, sıkıntılar medyaya yansıdı; ardından istifalar geldi. Anlaşmazlıkların kökeninde yetki kargaşası vardı. Hükümet, başlangıçtan itibaren “İstanbul” odaklı bu projeyi İstanbullulara bırakılmayacak derecede önemli görüyor olmalıydı. Bu konuda projeye yasal dayanak oluşturmak amacıyla 5706 sayılı yasa çıkarılmış; iş asıl sahibi İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bırakılmayarak merkezi yönetime bağlanmış ve AKB Koordinasyon Kurulu Başkanlığı’na Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Hayati Yazıcı getirilmişti. Başbakan, herhalde İstanbul’un iplerinin Ankara’da ve kendi ellerinde olmasını istiyordu. Başka bir olasılık İstanbul Belediyesi’ne yeterince güven duyulmaması olabilirdi. Nereden bakılırsa bakılsın, projenin ele alınış biçimi, Ankara’nın İstanbul şehri üzerinde egemenlik kurma tutkusunun yeni bir göstergesiydi. AKB Ajansı Yürütme Kurulu başkanlığına, bu tür işlerdeki başarı, bilgi ve deneyimini kanıtlamış bir isim, Nuri Çolakoğlu getirilmişti, ama hemen ensesinde, eski dönemlerin parti komiserlerini andırır işlevler üstlenmiş olarak Genel Sekreter Eyüp Özgüç bulunuyordu. Özgüç’ün daha önceki görevi Başbakanlık Teftiş Kurulu başmüfettişliği idi. Süreç içinde Yürütme Kurulu, siyasal kadrolaşmanın adamı Özgüç’e söz geçiremez duruma gelmişti. Ayrılan kaynakların siyasal ya da ideolojik ereklerle, amaç dışında kullanılmasına yönelik girişimler, örneğin kimi belediyelerin, yatırımlarında 2010 kaynaklarını kullanma çabaları ve kayırılma istekleri kaygı vericiydi. Bütün bu baskılar altında başarılı olunamayacağı kaygısı istifaları getirdi. Oktay Ekinci’nin Cumhuriyet’te yazdığına göre, “Hükümet ve belediye yönetimi, 2010’u siyasal hedeflerine uyumlu bir gösteriye dönüştürmek niyetindeler. Aydınlarımızın iyi niyetini politik hedeflerine alet ediyorlar; sözde sivil bir yapılanma görüntüsünde iktidara bağımlı bir yapı peşindeler…” “…İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın ‘hükümet dışı’ yöneticileri, ‘hükümetin’ genel sekreterindeki ‘esas adam benim’ havasına dayanamadılar.” (2) İstifaların ardındaki isim olduğu belirtilen Özgüç, Zaman gazetesinin internet sitesindeki röportajında, “İstifalar hızımızı kesmez” derken kendisi hakkında basında çıkan iddiaları da asılsız ve üzücü bulduğunu belirtiyordu. Özgüç, yine web ortamında, “Biz tarihi yarımadada hâlâ çorap, mandal, çamaşır ipi satıyoruz. Oraya bir Gucci, bir Prada’yı getiremiyoruz. Tarihin içinde, bir açıkhava müzesindeyiz ama bunun farkında değiliz” diyor. Tarihi İstanbul yarımadasının bir açıkhava müzesi olduğunun farkedilmiş olmasına sevinmemiz gerekiyor kuşkusuz. Ancak yarımadayı bugünkü halinden kurtarmak için getirilen çözüm önerisine bakar mısınız? Versace’yi unutmuş ya da onu artık aşmış oldukları anlaşılıyor(!)… Güler misiniz, ağlar mısınız? Özgüç’ün söylemi, konuya bakışını ve geneldeki anlayışının sığlığını ortaya koyuyor. Yaşanan gelişmeler, AKB Ajansı’nın resmi web sitesinde yer alan, “En önemli kazanım, yöneten ve yönetilenlerin İstanbul için birbirlerine dayanarak, güvenerek, bilgi, birikim ve deneyimlerini paylaşarak ortak refahları için el ele çalışıp üretecekleri yepyeni bir yönetişim anlayışına kavuşmaları olacak” savıyla bağdaşmıyor. “Akılcı” davranışların “benbilirimci” davranışlara yenildiğine bir kez daha tanık oluyoruz. Şimdi 2010’a 7 ay kala Avrupa Kültür Başkenti projesi tam bir kargaşanın içinde… Ne olacağını bekleyip hep birlikte göreceğiz. Ele geçirilmiş iyi bir olanağın savrulup yok edilmesinin, talih kuşunun uçup gitmesinin bir örneğini daha yaşayabiliriz. Notlar: 2.Oktay Ekinci; “…Ve Elveda 2010…”, Cumhuriyet, 22 Mart 2009. |

