| İSTANBUL’UN DÖNÜŞÜMÜ |
Kaynak :
01.03.2001 -
TMH-Türkiye Mühendislik Haberleri
|
Yazdır
|
|
İstanbul’daki nüfus patlaması 1950’den sonra ülkenin tarımsal yapısındaki dönüşümler ve sanayileşmenin hız kazanmasıyla oldu. 1950’de yaklaşık 1 milyon olan nüfus, 1990’da 7 milyon 309 bine yükseldi. 22 Ekim 2000 sayımı kadük olduğu için bugünkü nüfus ne yazık ki bilinmiyor. 14 Mayıs 1950 seçimleriyle iktidara gelen Demokrat Parti’nin ekonomik ve toplumsal anlayışı da bu göç olgusuna hız kazandırıyordu. Sanayileşme ve hizmetler büyük şehirlerde gelişiyordu. Nüfusu çekenler de doğal olarak o şehirler oldular. Bu dönemde herhangi bir planlama söz konusu değildi. Her şey, Hükümetin “bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler” anlayışı doğrultusundaydı. “Küçük Amerika” ve “Her mahallede bir milyoner” yaratma vaatleri iç göçü hızlandırırken bundan en büyük payı, “taşı toprağı altın” İstanbul alacaktı. Gelenlerin öncelikle barınma gereksinimi vardı. gecekondu, kendi başının çaresine bakmaya terk edilmiş yeni gelenlerin devlet otoritesi boşluğunda buldukları bir çözümcü. Cumhuriyet İstanbul’unda ilk geçek gecekondular Kazlıçeşme – Zeytinburnu’nda deri ve dokuma sanayisinin yakınında, demiryolu çevresinde gelişti. O tarihlerde bu gelişmenin yaygın adı, “teneke mahallesi” oldu. Zamanla gecekondu olgusu, masumiyetini yitirerek arsa yağmasına dayalı ticari bir nitelik kazandı. Yapsat devreye girince tek katlı gecekondulara, paylaşılmak üzere katlar eklendi. Devlet yönetimindeki zayıflıktan yararlanılarak kimi zorbalarca işgal edilen Hazine arazileri parsellenerek satılmaya başlandı. Hatta 1980 öncesinde radikal solun da devreye girmesiyle, kurtarılmış bölgeler oluştu. Başlangıçta yoksulların barınma gereksinmesine yanıt veren bir Önlem sayılan “gecekondu”, artık mafya elindeydi ve masum bir olgu olmaktan çıkmıştı. Gecekondulaşmayı, yerel yönetimlerin de göz yumma katkılarıyla gelişen kaçak yapılaşma izledi. Zamanla Kaçak yapıların yerini kaçak kentler aldı. Sultanbeyli, Dudullu, Küçükçekmece, Kâğıthane, Mahmutbey bunun örnekleridir. Gecekondu ve kaçak yapılaşma giderek, iç siyasetin rant araçları haline geldi. Büyük kentlerde kent nüfusunun yaklaşık yarısı gecekondularda yaşadığı için seçimlerde gecekondu oyları egemendi artık. Böylece gecekondu, politikacı ile işgalci arasında uzlaşmaya ve oya dayalı bir kirli alışverişe dönüştü. Gecekondular ve kaçak yapılara ilişkin olarak çıkarılmış olan bunca af yasası bu kirli uzlaşmanın belgeleridir. Seçimler sırasında yalnızca seçim ekonomisi uygulanmamış, Hazine topraklarının, orman alanlarının, su havzalarının yağmalanmasına, seçimkonduların, kaçak yapıların yapılmasına da hemen her partiden politikacılarca göz yumulmuştur. Bütün bunlar başıboş, yasadışı uygulamalarla başta İstanbul olmak üzere bütün şehirlere yapılmış kötülüklerdir. Bir de yasalara sözüm ona uydurularak yapılanlar var. Örneğin, Hükümet ya da yerel yönetimlerin uygulamaları. Turizm bölgeleri. Yapılaşma yoğunluğunu artırıcı mevzii imar planı değişiklikleri. Gerekli gereksiz kat ilaveleri. Oysa, Cumhuriyet’in ilk yıllarında, plan fikri egemendi. İstanbul planlaması için 1933’te Alman şehircilik uzmanı Prof. H. Ehlgötz, 1936’da Fransız Prof. Henri Prost getirilmişti. 1950 öncesinde, İstanbul’da Vali ve Belediye Başkanı Lütfi Kırdar dönemindeki, Prost planına dayalı tutarlı düzenlemelerden kısa bir süre sonra, 1955’ten itibaren Başbakan Adnan Menderes‘in tutkulu imar hareketleri başladı ve İstanbul’un altını üstüne getirdi. Bunlar Baron Haussmann (1) özentisiyle başlatılmış, şehrin dokusunu tahrip eden, daha çok trafik sorunlarının çözülmesine yönelik, plansız programsız yollar açılmasına ya da mevcut yolların genişletilmesine dayalı uygulamalardı. Sirkeci-Ataköy sahil yolu, Vatan ve Millet Caddeleri, Barbaros Bulvarı, Aksaray Meydanı, Dolmabahçe-Karaköy arası, Salıpazarı liman tesisleri bu döneme damgasını vuran, hatta ekonomik çöküşe neden olan uygulamalardır. 1958’de İtalyan Prof. Luigi Piccinato‘nun İstanbul planlamasının başına getirilmesi de başıboş gidişi durduramamıştır. |
Sonraki operasyonel dalga, Bedrettin Dalan‘ın İstanbul Belediye Başkanlığı döneminde görüldü. 1983’te iktidara gelen ANAP’ın Belediye Başkanı olarak 12 Eylül cunta yönetiminden de aldığı destek ve güçle, İstanbul’u yeni Hong Kong yapma heveslisi, vizyon sahibi (!) Dalan, çoğu kez yasaları zorlayarak, hatta delerek, Haliç’i dümdüz etmesiyle, Boğaziçi ve Haliç kıyı yollarıyla, Tarlabaşı yıkımlarıyla. Beton canavar olarak anılan ve sonradan 16 katı yıkılan Park Otel. Gökkafes (Süzer Plaza). Swissôtel, Conrad Oteli ve Levent-Maslak gökdelenleri ile göze battı. Yine Dalan‘ın izin verdiği kimi ucube gökdelenler bugün de kötü sürprizler olarak ortaya çıkmakta. Bu arada, belediyelerin yetki ve denetiminden kaçırılarak Bakanlar Kurulu kararıyla Turizm Bölgesi ilan edilen kimi arsalara ayrıcalıklı yoğun imar durumları verilmesi de İstanbul’a indirilen yeni bir darbe oldu. Korunması gerekli yapıların yağması da, harika formül (!) yap-işlet-devret uygulamalarıyla sürmekte. Yağmalama ülke çapında sürerken bundan en çok zarar gören İstanbul olmuştur; Siyasal yönetimlerin plan fikrine olan inançsızlıkları tek tük planlama girişimlerini de sonuçsuz bırakmıştır. 1960 sonrasındaki planlı kalkınma döneminde bile plan, yalnızca ekonomik ve sosyal boyutlarıyla ele alınmış, üçüncü ayak olan ülke çapındaki yerleşme planlaması, fiziksel planlama göz ardı edilmiştir. Bu dönemde başlatılan iyi niyetli bölge planlama ve nazım plan çalışmaları da 1980’den sonra tümüyle yok edilmiştir. Yine 1980 sonrasında, Türkiye’nin yerleşme ve şehircilik konularından sorumlu bakanlık olan İmar ve İskân Bakanlığı, Bayındırlık Bakanlığı bünyesine aktarılarak orada eritilmiş, planlama konuları da yerel yönetimlerin yetersiz teknik kadrolarına ve eğitilmemiş siyasal takımlarına terk edilmiştir. Sonuç, kentlerin geleceğini oluşturacak arazilerin yağması, çarpık yapılaşmayla kentlerin tahribi, tarihsel, kültürel, doğal değerlerin yok edilmesidir. Kırsal alandan kente gelenlerin kentlileşememeleri nedeniyle kültürel ve toplumsal aşınım, siyasal yozlaşma… Köy kültürünün kente egemen olmasıyla, kentlerin köyleşmesi… “Bize plan değil, pilav lazım” diyen politikacıların başbakan olabildiği bir ülkede sonuç herhalde bugün ulaşılandan farklı olamazdı. Plan, düzenin aracıdır. “Plan” ve “Anarşi” çatışan kavramlardır. Bir ülkede anarşi varsa, bu, insan eliyle yaratılan çevreye de, mimarlığa da yansır. Anarşik yapılaşma ülkedeki anarşinin ürünüdür. Borç batağıyla içine düştüğümüz ekonomik bunalım da aynı kargaşanın sonucudur. Politikacıların son zamanlarda ekonomide su yüzüne çıkan tutarsızlıkları, yerleşme ve imar konularında yıllar önce ortaya çıkmıştı ve o tarihlerden beri ne yazık ki kesintisiz sürüyor. Şimdi, ekonomik bunalımdan çıkmanın araçlarından biri olarak, Hazine arsalarının üzerlerindeki işgalcilere satılması Hükümet’in programında en önemli finansman kaynağı olarak yer alıyor. Erbakan-Çiller (Refah-DYP) koalisyonunun 1996’da açıkladıkları kaynak paketindeki. “gecekondulara paralı affın” bir benzeridir bu. Getirilmek istenen, “bedelli gecekondu ve imar affı” dır. Bedelli imar affıyla, yasal olmayan yerleşmelere, mafya işi arazi talanına yasallık kazandırılmış ve yasaya saygılı kişilerin hakları, yasaları çiğnemiş kişilere devredilmiş olacak. Bu arazilerin ileride yaşam kalitesini yükseltmek amacıyla rasyonel bir şekilde şehirlere katılması olanağı tümüyle yitirilecektir. Ya üzerlerindeki yapıların kalitesi? Gecekondunun teknik kalitesi, içinde yaşayanları olası bir deprem afetinden ne kadar koruyabilecektir? Böylece, yasalara aykırı, ahlaki olmayan davranışları ödüllendirerek, zaten eğitemediğimiz, kafalarını dogmalarla, hurafelerle doldurduğumuz genç kuşaklara bir de bu yoldan kötü örnek olacağız. Ve yeni yağmaları özendireceğiz. * Bu yazıdaki konuya ilişkin olarak ayrıca bkz. Doğan Hasol; “Yağma Var”, YEM Yayın, 1997. |

