İstanbul’un Son Nişan Taşları Üzerine Kaynak : 01.06.2006 - Şinasi Acar'ın kitabının önsözü | Yazdır

Şinasi Acar iyi bir mühendistir, iyi bir endüstri yöneticisidir, iyi bir vakıfçıdır; ancak bütün bu yeteneklerinin ötesinde çok iyi bir araştırmacı-yazardır. Bunun en iyi kanıtı, yıllardan beri yazdığı, araştırmaya ve tarih bilincine dayalı, pek çok saygın dergide yayımlanmış yazıları ile, elinizdeki bu kitaptır. “Keşke asıl uğraşısı yazarlık olsaydı bunca yıl… Ve daha çok sayıda yazılı ürün verebilseydi” dedirtiyor insana. 

Kısaca özetlersek, elinizdeki kitap yıllardan beri inatla, sabırla, özenle, yoğun araştırmalarla derinlemesine sürdürülen bir çabanın ürünü.

Gelelim içeriğe …

Nişan taşı denince çoğu kez akla İstanbul’daki bir semtin adı gelir. Oysa, okçuluğa paralel olarak nişan taşlarının tarihimizde, özellikle de Osmanlı yaşamında önemli bir yeri var. Aslında, Nişantaşı semti de adını, dörtyol ağzındaki tarihi taştan alıyor.

“İstanbul’un Son Nişan Taşları” yalnızca nişan taşlarını anlatmakla kalmıyor. Kitapta tarih var, toplum var, spor var, mimarlık var. Osmanlı’nın bir dönemine ilişkin yaşamından kesitler anlatılıyor. Bu yapılırken de yine araştırma derinleştirilerek okçuluğun kökenine, Türk geleneklerine gidiliyor. Okçuluk Türklerin geleneğinde var. Örneğin, yay ve okla ilgili hemen bütün sözcüklerin Orta Asya Türk kökenli olduğunu; Orta Asya’daki Türkler arasında, yeni kurulmuş bir devletin başkanına, onu tanıdığını göstermek için ok ve yay armağan etme adeti bulunduğunu da yine Şinasi Acar’dan öğreniyoruz.

Okçuluğu askeri okçuluk ve spor okçuluğu olarak sınıflandırmak mümkün. Ok ve yay, ateşli silahlardan önce, orduların vazgeçilmez silahlarından biri. “Tüfek” Osmanlı ordusuna girerken “ok” karşısında ciddi bir dirençle karşılaşmış. Askerler uzun zaman, kullanımında büyük ustalık kazandıkları ok ve yayı tüfeğe tercih etmişler. İlk fitilli tüfeklerin doldurularak atışa hazırlandığı bir dakikalık sürede usta bir okçu 30 ok atabiliyormuş. Kitap, okçuluğun askerlikteki yerini de anlatıyor bize…

Acar, bunları anlatmakla kalmıyor; ok ve yayın teknik yönlerini de irdeliyor… Mühendislik bilgilerinden de yararlanarak, ok atmanın matematiğine eğiliyor.

Okçuluk bugün bile önemini koruyan ciddi bir spor dalı. Tarihte de, kuralları bugünkülerden farklı olsa da okçuluk yarışmaları yapılıyor. Osmanlılarda zaman zaman padişahlar ve ülkenin üst düzey yöneticileri de yarışmalara katılıyorlar. Bu yarışmalarda dereceler belirleniyor, rekorlar belgeleniyor. En dikkate değer belgeler de işte, rekorların kırıldığı menzillere dikilen taşlar, nişan taşları …

İstanbul’un nişan taşları yalnızca Teşvikiye ve Nişantaşı’nda bulunmuyor; bu türden tarihe mal olmuş pek çok nişan taşının yer aldığı bölgeler, meydanlar var İstanbul’da. Okmeydanı semti bunlardan biri. Kitapta, Okmeydanı ve Nişan Taşları özel bir bölümde inceleniyor. Okmeydanı İstanbul’daki nişan taşlarının en önemli merkezidir; ancak Şinasi Acar, bununla yetinmemiş; Okmeydanı dışındaki nişan taşlarına da erişmiş. Köşede bucakta, hoyratça davranışlarımıza karşın ne kalmışsa hepsine erişmeyi denemiş. Sonuçta, büyük ölçüde başarmış da. Örneğin eriştiği bir taşın yerini şöyle tanımlıyor: Topkapı Sarayı’nın güney tarafında yer alan M.S.Bİç Tedarik Bölge Başkanlığı Depolar Komutanlığı’nın 1 no.lu nizamiyesinden girişte soldaki 5 no.lu deponun önünde bulunan, Sultan Mahmut’a ait nişan taşı” …

İşte, bu örnek bile Şinasi Acar’ın titiz araştırmacı karakterini ortaya koymaya yeter sanırım.

Taşların yeri, konumu, şekli, boyutları, kitabelerindeki yazılar ve ebced hesabıyla dikiliş tarihi aktarılıyor; yazıtlardaki sözcüklerin Türkçe karşılıkları veriliyor. Acar ayrıca, müzelere de uzanmış, daha da ileri giderek ciddi bir kaynak taraması yapmış ve bunları kitabına aktarmış.

İstanbul aldığı aşırı göç ve yoğun yapılaşmayla yağmalanırken, eskiden neredeyse kutsal alan olarak kabul edilen ok meydanları da acımasızca yağmaya uğrar; Okmeydanı da bundan nasibini alır, nişan taşlarının yer aldığı pek çok yöre de… Çevre yağmalanırken nişan taşlarının korunmasını beklemek safça bir hayal olurdu. Doğal sonuç olarak taşların da büyük bir bölümü yok edildi. Yüzyıllardan beri, tarihi eser taşlarını yeni yapılarında ya da mermer kireci üretiminde kullanmış olan bir toplumun bu taşları gözü gibi koruması beklenemezdi elbet. Şehrin yöneticileri de çeşitli nedenlerle, yağmayı engellemek ve hiç değilse tarihsel yapıtları korumak yerine, yapılanlara seyirci kalmanın ötesine geçmeyince tarihsel olduğu kadar sanatsal değer de taşıyan nişan taşları yıllarca süren vandallığa yenik düşmekten kurtulamadılar. Şu anda bile belki, elinizdeki kitapta belgelenmiş olan taşlardan birçoğu artık yerlerinde olmayabilir. Acar’ın haklı deyişiyle, “Bu hazin manzara, tarih bilincini yitirmiş bir toplumun acıklı sonunu sergilemektedir .”

İşte bu kitap tarihe ışık tutan değerlerinin yanısıra, belgesel değeri, içerdiği resimleri ve kaynakçasıyla da daha da değerli hale geliyor.

Kitapta, “kendi kendini aşmak, ancak büyük kemankeşlerde rastlanan bir başarıdır” diyor Şinasi Acar. Biz de bu değerli kitapla Şinasi Acar’ın kendi kendini aştığını söylersek bu bir abartı sayılmamalı.