| İşte Bu Olmadı Sayın Gülersoy… |
Kaynak :
01.05.1984 -
Yapı Dergisi - 57
|
Yazdır
|
|
Ben de gözünü dünyaya açtığından ve aklı erdiğinden beri güzellikler peşinde koşan çocuk, ömrümün dört yılını hukuk tahsiline vermiş olduğum için suçlanmamalıyım ve bu silah bana karşı kullanılmamalı. Av. Çelik Gülersoy Prof. Doğan Kuban’nın Nokta Dergisi’nde çıkan bir yazısında kendisi hakkında – adı dahi açıklanmadan- dile getirilen bir eleştiriye kızmış, Türkiye’deki ve hatta Dünya’daki bütün mimarlara Sanat Çevresi Dergisi’nde veryansın ediyor. Bu yazıya göre “Mimar her görüldüğü yerde ezilmelidir”. Bakınız, neler diyor Gülersoy: • “Her yerde, her ülkede mimarlar eski yapı dokusuna karşı, bir menfaat grubunu oluştururlar. Eskilerin, “kıyametin, bina ve zinanın artması ile geleceğine” inanışları ne derece doğrudur bilmem ama, adına mimar denen meslek ve geçim kolunun ne kadar çok bina yapılırsa o kadar memnun olacağına şüphe yoktur. • Zamanımız mimarları, formasyonlarını ve rollerini fazla abartmasınlar. • Mimarlık kadrolarımızın, dış meslektaşlarından da çok daha geride bir düzey gösterdiklerini de, (memnuniyetle değil ama), rahatlıkla ve kesinlikle gözlemliyoruz. • Binaların bir deprem olmadan durdukları yerde dizlerinin bağı çözülüp çökmekte olduğu bir ülkede, bütün imar facialarının altındaki imza mimarlara aittir. • Tarihi mirasın korunması gibi özel bir konuda, mimari kadrolarımız bütün-bütüne hazırlıksız ve “fikriyatsız” dır. • Öğretici kadronun önemli bir kısmı dünyaya egemen olan teorilerden ve uygulamalardan habersizdir veya haberli olsa bile, yurt dışındaki zengin örneklere sırtını çevirerek, burada kendilerine göre bir dünya kurmuşlar ve bir tek teoriye saplanmış kalmışlardır onlara göre çağımızda yapılan her şey bu çağın çizgilerini ve mührünü taşımalıdır. • Böyle bir düzenin içerisinde, Türkiye’deki mimarlık çevrelerinin dillerinin kısa olmasını, biz bütün öbür meslek sahipleri, istemek durumundayız.” Gülersoy bu arada kendi yaptıklarını da “ülkede ilk defa başlatılan bir reform hareketi ve “Türkiye’nin Kurtuluş geleceğinin mutlu habercileri” olarak tanımlıyor. |
Gülersoy eleştiri sahiplerinin, yani mimarların da işi lafta bırakmayıp harekete geçmelerini, bir yerleri düzeltmelerini öğütlüyor. Aman efendim, hangimizin arkasında Turing Kurumu var? Yukarıda da değindiğimiz gibi, mimarlık uygulamaları parayla yapılır. Mimar doğallıkla mal sahibi olmadığı gibi, mal sahibinin efendisi de değildir, yatırımcının parasına da hükmedemez. Gelelim mimarlık kadrolarımızın durumuna… Mimarlık kadrolarımız, dışmeslektaştarından da çok daha geride bir düzey gösteriyormuş. Burada çok ilginç bir nokta var: Gülersoy “dış meslektaşlarından da” derken dış ülkelerdeki mimarların da düzeysizliğini vurgulamak istiyor; yani Gülersoy “yabancı mimarlar kötü, bizimkiler daha kötü, beni sorarsanız ben çok iyiyim” demek istiyor. Bugün Türkiye’de doktorlar, hukukçular, iktisatçılar, kimyacılar neyse, mimarlar, mühendisler de odur. Bu, her ülkede böyledir ve bileşik kaplarınkini andırır bir düzen, bu sonucu yaratır. Bir ülkenin mimarları toptan kötüyse avukatları da iyi olamaz. Bu durum öğretici kadrolar için de geçerlidir. Dolayısıyla Gülersoy’un “biz bütün öbür meslek sahipleri Türkiye’deki mimarlık çevrelerinin dillerinin kısa olmasını istemek durumundayız” sözü de havada kalmaktadır. Türkiye nüfusunun 40 milyonu kendi yaptığı konutlarda ve gecekondularda yaşıyor. İstanbul nüfusu son 30-35 yıl içinde 1 milyon’dan 6 milyona yükselmiştir. Dünyanın hiç bir şehri böylesine bir nüfus patlamasını sindiremez. Nitekim İstanbul da sindiremeyerek bugünkü perişan haline gelmiştir. Nüfus patlamasının sonucu arsa spekülasyonu, yağma, başıboş yerleşme, başıboş yapılanma ve gecekondu olmuştur. Başka bir yazımızda da değindiğimiz gibi (2) Halkının çoğu gecekondularla kaçak yapılarda yaşayan bir kentte mimar büyük ölçüde dışlanmıştır. Yanlış toprak politikası, spekülasyon ve yağma, kentleri ve buralarda yaşayanları ezip geçmiştir. Pek çok kimse bugün bu olgudaki gerçeği kavrayamıyor ve İstanbul’un perişan halini mimarların sırtına yükleyerek işin içinden kolayca sıyrılmaya çalışıyor. Sanki yığınları İstanbul’a mimarlar getirmiş, beş altı katlı gecekonduları mimarlar yapmış, arsa spekülasyonunu mimarlar körüklemiş gibi. Türkiye’nin 20. yüzyılın ikinci yarısındaki ekonomik ve sosyal durumunun sorumlusu kim ise kentlerimizin vardığı acıklı durumun sorumlusu da o’dur. Almanya’da da kentlerin durumundan yakınılmakta, ancak sorumluluk körükörüne , mimarlara yıkılmamaktadır. Ünlü Profitopolis Sergisi “Suçlu Kim?” sorusunun cevabını şöyle veriyor: “Suçlu her şeyden önce kentlidir. Kentin kurucusu olarak görevini yerine getirmemektedir. Hükmedeceği yerde, boyunduruk altına girerek susmaktadır. Bu tür şehirciliğe karşı direnmeyen kentli daha iyi koşullara hak kazanmıyor demektir” (3). 35 yılda 5 milyon kişinin gelip yerleştiği İstanbul’da kentli kimdir?.. Bugün Kastamonu’dakinden daha çok sayıda Kastamonulu İstanbul’da yaşıyor. İstanbul’a sahip çıkabilecek İstanbullular çoktan beri azınlıkta kaldılar; yeni İstanbullular ise can derdinde.. İstanbul’un kültüründeki giderek artan düşüşü, yozlaşmayı da kültür adamlarımızın, yazar-çizerlerimizin seviyesizliğine mi bağlayacaksınız? Bir ülkenin iktisadi durumunun kötülüğünü yalnızca iktisatçılarının kötülüğüne, bir kent halkının kötü giyinişini terzilerinin kötülüğüne bağlayamayacağınız gibi, binaların perişanlığını da tümüyle mimarlarının kötülüğüne bağlayamazsınız. Kötü örnekler her yerde, her meslekte vardır. Bu ülkede mimarların da kusuru vardır, ama kusur oranı başka meslek sahiplerininkinden ne daha az, ne de daha çoktur. Kaldı ki, Türkiye’deki bütün olanaksızlıklara karşın uluslararası düzeyde başarılar kazanmış pek çok Türk mimarı vardır. Gülersoy’a göre, “çöken binaların sorumluluğu, bütün imar facialarının altındaki imza mimarlara aittir.” Gülersoy bu görüşe nasıl sahip oldu bilmiyorum ama, herkesin bildiği odur ki, dünyanın her yanında olduğu gibi Türkiye’de de binaların statik sorunlarını statiker ya da strüktür mühendisi dediğimiz inşaat mühendisleri çözerler ve projelendirirler. Bu, ayrı bir uzmanlık işidir ve kesinlikle mimarların işi değildir. Aksine örnekler varsa bunlar yetki tecavüzüdür. Gelelim Gülersoy’un “Çağımızda yapılan her şeyin bu çağın çizgilerini ve mührünü taşıması”na karşı çıkmasına… İşte bu konuda ciltler dolusu kitap yazılmasına gerek yoktur, çünkü söylenebilecek her şey bugüne kadar zaten yazılmıştır. Her sanat ürünü çağdaş olmak, çağını yansıtmak zorundadır. Geriye dönük sanat olmaz; olursa da belki bazı romantik özlemleri tatmin eder ama, taklitten öteye geçemez ve hiç bir değer taşımaz. Tarihi üsluplalar’dan medet uman her akım, her çaba başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bir Kocatepe Camisi’nin, bir Şişli Camisi’nin mimari değeri nedir? Bunlara Çamlıca’daki yapıları da ekleyebiliriz. Gülersoy, daha önce uzunboylu değindiğimiz (4) bir konuyu, Ağa Han ödülü konusunu yeniden gündeme getiriyor ve bu ödülün niçin mimarlara verilmediğini soruyor. Ciddiyeti üzerinde ciddi kuşkular olan Ağa Han ödülü Gülersoy için önemliyse şu kadarını hatırlatalım ki Türkiye’de bu ödülü de, başka birçok ödülü de kazanmış Türk mimarları vardır. Diplomalı – diplomasız tartışmasına gelince. “Sinan’ın da mı diploması vardı?” gibi sorular artık çok bayatlamıştır. O zaman öyleydi, şimdi böyle… Bugün nasıl mimar olunacağı yasalarda yazılıdır. Her isteyen “ben mimar oldum” diye ortaya çıkamaz, çıkmamalıdır. Yasal yönünün ötesinde teknikle karışık, uygulamalı, çileli bir sanat olması nedeniyle 4-5 yıllık üniversite öğrenimi dahi mimarlık için yeterli değildir. Bu öğrenim zorunludur ama, kesinlikle yeterli değildir. Buna atölyelerde, şantiyelerde geçecek yılların çilesini: alınterini, deneyimini katmak gerekir. Kendilerini bir mesleği uygulamak için yeterli sayıp ortaya çıkanlarla her zaman karşılaşılabilir. Örneğin, günümüzde bile görülen tedaviciler.. Bunlar zaman zaman gazetelerde karşımıza çıkarlar ve genellikle de doktorların iyileştiremedikleri hastaları iyileştirdiklerini ileri sürerek doktorları küçültmeye, kendilerini yüceltmeye çalışırlar. Yasayla korunmuş bir meslek olan doktorluk için durum neyse, mimarlık için de odur. Sayın Gülersoy. “her güzelin bir kusuru olur” denir. Oysa güzel kusursuz olmalı. Düşüncelerimiz ve eleştirilerimiz buna yöneliktir. Sizi sevaplarınızla yine bağrımıza basıyoruz. (1) M. Tapan, Eski Anıtları Kurtarırken Dikkat Edilmesi Gereken, Cumhuriyet 27.8.1984 |

