Kentlerimiz… Kentlerimiz… Kaynak : 01.04.1982 - Yapı Dergisi - 45 | Yazdır

Edirne’den Erzurum’a Mersin’den Samsun’a kadar aynı çirkin yüz sırıtıyor. Ne iklim dinliyor, ne kara, ne de deniz. Gelecek kuşaklara kalacak utancı taşıyacak olan yalnız mimarlar, şehirciler değil. Başta politikacılar olmak üzere, yönetimde bulunan tüm kişiler, tüm aydın geçinenler bu vebalden sıyrılamaz. Geçmiş kuşaklara ve gelecek kuşaklara çok ayıp ettik biz bütün yaşayanlar

Yukarıdaki satırlar Mimar Aydın Boysan’ın bir gazetenin magazin ekindeki yazısından alınmıştır (1); Boysan’ın insanları eğlendirirken düşündürmeyi amaçlayan yazılarının birinden… Boysan, böylece bir gerçeği acı acı dile getiriyor.
Yüzde ikinin üstündeki nüfus artışı ve bunun yaklaşık iki katı oranındaki düzensiz hızlı kentleşme ile hiç bir fiziksel planlama kuruluşunun uygulanabilir planlar yapmak olanağı yoktur. İş ve işgücünün ülke çapında dengeli dağılımı bir genel plan disiplini içinde sağlanamadıkça kentlerimizin perişan hale gelmesi kaçınılmazdı. Plan sözcüğünün en çok kullanıldığı 1960’lardan bu yana tekrarladığımız bu görüş 1980’lerde kentlerimizde varılan hazin sonuçla doğrulanmıştır. Ancak ne var ki, koşullar giderek ağırlaştığı halde durum hala aynıdır ve değişecek gibi de görünmemektedir.
1950’de 21 milyon olan Türkiye nüfusu,1980’de 45 milyona ulaşmıştır. 1950’de nüfusun % 18,7’si kentlerde yaşarken bu oran 1980’de %49,4’ü bulmuştur. 2000 yılında toplam nüfusun 67 milyona varacağı, yaklaşık 50 milyon insanın da kentlerde yaşayacağı hesaplanıyor (2).
Hiç bir ülke kent toprağını Türkiye kadar kötü kullanmamıştır. Türkiye’de aşırı kentleşme, kentlerdeki nüfus patlaması kent topraklarında akılalmaz değer artışlarına neden olmuştur.
Nüfusu hızla artan kentlerde, toprağın artan değeri sürekli olarak spekülasyonu körüklemiş; spekülasyon ise kent planlamasını zorlamış, planlamaya yön vermiş, hatta bunun için gerektiğinde politik güçleri de devreye sokabilmiştir.. Planlama, spekülasyonun bir aracı haline gelince de Türkiye’nin bütün kentleri planlı bir plansızlığın içinde bugünkü taşlaşmış, perişan durumlarına gelmişlerdir. Bunun sorumlusu yalnızca mimarlar ve kent plancıları olamaz.
Bu dönemde çıkarılan gecekondu yasası,

Arsa Ofisi yasası gibi yasalar da doğal olarak işlerlik kazanamamıştır. Kentleşme olgusunun henüz başlamadığı 1940’ların sonuna doğru, dönemin İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı Lütfi Kırdar’ın ele alıp gerçekleştirdiği, Taksim’den başlayıp Nişantaşı’na kadar kesintisiz uzanan İnönü Gezisi sonradan kemirile kemirile bugünkü zavallı durumuna gelmiştir. Bu, örneklerden biridir. Planlar, 1950’lerden bu yana, çoğu kez politik ya da spekülatif baskıların istediği doğrultuda, kentin karakterini, doğayı, tarihsel dokuyu bozacak şekilde değişikliğe uğrarken bunun adına “imar” denilmiştir. Bu uygulamalar, Aydın Boysan’ın aynı yazıda dediği gibi, “kanunlara uydurularak işlenen cinayet örnekleridir.”
Bir de plan dışı alanlardaki uygulamalar vardır. Gecekondu, hisseli tapuyla parselleme, plan dışı alanda işgal olunan arazinin satılması ya da dağıtılması ve buralardaki yapılanma da plan dışı uygulamalardır. Özellikle devletin gücünün zayıfladığı dönemlerde bu tür uygulamalarla kaçak inşaat çok yaygınlaşmıştır. Örneğin, 1970’lerin sonlarında İstanbul’da imar planı kapsamındaki alanlarda bile Belediye yetkililerinin gözleri önünde plana aykırı kaçak yapılar mantar gibi üremiştir. Bunlar için getirilen çözüm ise bunların İmar Affı ile yasallaştırılması olmaktadır.
Öte yandan toprağın kamulaştırılmasında vergi beyan değeri yerine rayiç değer ilkesinin Anayasa Mahkemesi kararı ile yeniden getirilmesi ise zaten iyi işlemeyen bir kurumu hiç işlemez duruma getirmiştir. Arsa ya da bina sahibi dilediği değer üzerinden vergi ödeyecek, kamulaştırma durumunda ise rayiç değeri isteyecek…
Böyle bir uygulama ile hiçbir kentte çağdaş gereksinmelerin hiç biri karşılanamaz: ne otopark yapılabilir, ne yol, ne de yeşil alan açılabilir. Böylece, Devlet ve yerel yönetimler son derece güçsüz kaldıklarından kentlerin gelişmelerine getirebilecekleri katkı da en alt düzeye inmektedir.
Yeni anayasa tasarısında kamulaştırmanın rayiç değere göre yapılması ilkesinin benimsenmiş görünmesi, kentlerimiz için şimdiden büyük bir talihsizliktir.

(1) Hürriyet 8. Gün – 19 Eylül 1982.
(2) Prof. Dr. Cevat Geray – Eczacıbaşı Haberler – Eylül 1982