Niçin Yıkıyoruz ? Kaynak : 01.02.1982 - Yapı Dergisi - 43 | Yazdır

İzmir’de bir müteahhit, yıkacağı binanın yerine yanlışlıkla bitişik binayı yıktı, Mal sahipleri gelinceye kadar iş işten geçti.
Gazetelerden

Bu gazete haberi, yıkmaktaki hız ve hünerimizi ortaya koyması bakımından çok ilginç görünüyor.
Başta İstanbul ve Ankara olmak üzere hemen bütün kentlerimizi yıkıp yeniden yaptık. Burada, kenti saran gecekondulardan söz etmek istemiyorum. Söz konusu olan kent merkezleri..
Cumhuriyet’ten sonra kurulan Ankara’nın yeni merkezini, Yenişehir’i daha elli yıl geçmeden yıkıp bir “yepyeni şehir” yarattık. Böylece elli yıldan kısa bir süre içinde iki Ankara yaratmış olduk.
Bütün illerimizde durum hemen hemen aynı. Bu uygulama sonucunda nereye vardığımız ise açıkça ortada: yap-sat yapılarından oluşan, betonlaşmış, ister doğuda, ister batıda olsun birbirlerinden farksız, aynı karakterde (ya da karaktersizlikte) kent merkezleri..
Yıllardan beri yıkıyoruz. Dört katlı yapıları yıkıp yerlerine beş, altı katlı yapılar kuruyoruz. Kaybettiğimiz sekiz daire yerine on, on iki daire yapmış oluyoruz. İstatistikler de bu yıl konut dağarcığımıza on, on iki daire daha kattığımızı büyük bir ciddiyetle kaydediyorlar.
Böylece, yıkıp yaparak, sözde daha modern, daha konforlu yapılar kazandırıyoruz kentlerimize, arkamıza dönüp kaybettiklerimize bile bakmadan…
Avrupa kentlerinde İkinci Dünya Savaşı’nın yaptığı yıkımı biz Türkiye’de kazma ve buldozer ile yaptık. Onarmak, yenileyerek günün koşullarına uyarlamak yerine yıkmak, yıkmak..
Kentlere rengini veren, kentin yaşamının ceşitli dönemlerini günümüze aktararak yaşatan yapıları yıkarak, bir kültür zincirinin akışını koparmaktan başka nereye varabiliriz? Bir kent bu tür yapılarıyla vardır ve ününü, varlığını bu yapılarına, kentsel mekanlarına, doğasına borçludur. Bir Paris, bir Londra, şimdilik bir Safranbolu böylece vardır. Bir eski İstanbul, eski Bursa böylece vardı. Zaman zaman, Türk Sivil mimarlığının büyük ölçüde ahşap yapılara dayandığı, bu nedenle de korunmalarının olanaksız olduğu savunuluyor. Bu, bir ölçüde doğrudur.. Ahşap yapıların tümünün korunması gerçekten olanaksızdır: ancak yukarıda sözünü ettiğimiz konu yalnızca tarihsel

değil aynı zamanda ekonomiktir. Son 30-40 yılda, henüz ekonomik ömrünü tamamlamamış pek çok kagir yapıyı da acımasızca ortadan kaldırarak büyük bir savurganlık örneği verdik. Yasalara göre, otomobilinizi bir duvara çarpmaya ya da denize atmaya hakkınız yoktur. Böyle bir durumda, kamu malına zarar vermek savı ile yargılanıp cezalandırılırsınız. Oysa sahibi olduğunuz binayı dilediğiniz gibi yıkabilirsiniz. Yıkmayı özendirecek doğrultuda sık sık değişen imar planları ile kentlerimizin merkezlerinde anlamsız, hiç bir mimari değer taşımayan, spekülatif amaçlı yapılar yükseldi. Bu mimari, spekülasyon baskısıyla imar yönetmeliklerinin belirlediği bir mimari oldu.
Böylece, Osmanlı döneminde harikulade örneklerine tanık olduğumuz anonim mimarlığın, yani mimarsız mimarlığın yerini günümüz Türkiye’sinde “mimarisiz mimarlık” aldı.  Mimari yalnızca, o da bürokratik gereklilikler için belediyelerce bilinen bir mimari…
Yıktıklarımız yalnızca kente renk katan konut yapıları mı? 1950’lerde devlet eliyle nice değerli yapıyı, üzerlerinden dümdüz yollar geçirmek uğruna acımasızca yıktık.
Koskoca Beyazıt Hamamı’nı mimari değerini bir yana iterek Patroana Halil’e mal ettik. Yalnızca, tarihte kötüye çıkmış bir adı ileri sürüp anıt değerindeki hamamı yıktırabilmek için… Giden öteki değerleri düşündükce, Beyazıt Hamamı’nın kadavrasının bile ayakta kalmasının bir mucize olduğuna inanmak gerekiyor.
Düpedüz ihmal sonucunda yanan İstanbul Dram Tiyatrosu’nun sızısı hala içimizde.
Dördüncü Levent’te Bedri Rahmi’nin bir bina yüzündeki mozaik duvar panosunun üzerine kültür ve sanat koruyucusu bir bankamızın pleksiglas reklam panosu asıldı.
İstanbul’da koruyabildiğimiz alanlar yalnızca odun, kömür ve kum depolarının yerleri oldu. Buna şükretmek gerekiyor. Tarih önünde bunların hesabını nasıl vereceğiz?
Henüz “tarihi değer”, kavramından “mimari değere”, “sanatsal değer”e ulaşamamışız. Yapıları ancak “tarihi” veya “eski eser” etiketi ile buldozerden kurtarabiliyoruz. Eserin yenisi, hatta şahı olmazmış gibi.
Kültürümüze, sanatımıza tarihsel mirasımıza biz sahip çıkmazsak kim çıkacak? Atalarımız ve çocuklarımız bizi affetsinler.