Kentleştik, Ama Kentlileşemedik (Söyleşi: Esra Melek Yiğitsözlü / Yaşa Dergisi) Kaynak : 01.04.2008 - Yaşa Dergisi | Yazdır

Doğan Hasol; mimar, Yapı Endüstri Merkezi’nin (YEM) kurucusu, yazar ve reklamcı. Birçok alanda başarılı çalışmalar yürüten, zamanı kullanmayı bilen, yetenekli insanlardan. Hasol, 70 yıllık yaşamında biriktirdiği anıları “Anılar Kuşlar Gibidir” adlı kitapta topladı.

Mimar, Yapı Endüstri Merkezi’nin (YEM) kurucusu, yazar, reklamcı… Doğan Hasol 70 yıllık yaşamına pek çok şeyi sığdırmayı başarmış bir isim. Üstelik eskiden beri böyle… “Çok okuyan, çok soran, dinleyen, her şeyi anlamaya çalışan bir çocuktum. Hiçbir zaman tek işim olmadı. Bu nedenle, bir ömür içinde birkaç ömürlük yaşadığımı sanıyorum” diyen Hasol’un, daldan dala uğraşları eklenmelerle artarak devam etmiş. Bütün bu çabaların nedenini ise şu sözlerle açıklıyor: Aferin desinler beklentisi…
Hasol mimarlıktan yazarlığa, yayıncılıktan reklamcılığa ve çeşitli dallarda yöneticiliğe uzanan çok yönlü yaşamındaki ilginç gözlemleri “Anılar Kuşlar Gibidir” adlı kitabında bir araya getirdi, 60 küsur yılın gelişimi ve birikimini, tanığı olduğu olayları öykü tadında aktaran Hasol, “Olayların fotoğrafını çekmeye çalıştım. Yaşananlar, ‘an’ların toplamıdır. Yaşananlar yazılmalı. Yazmanın, yalnızca bugüne değil geleceğe de not düşmek, iz bırakmak gibi bir yararı olduğuna inanıyorum” diyor.

Günümüzde insanların en büyük şikayeti zamanı yönetememek. Siz yaşamınıza bunca şeyi nasıl sığdırdınız?

Kolay olana öncelik vererek başardım. Bence insanların kendilerine kolay gelen şeyde yeteneği vardır. Yeteneğiniz olan şeyleri de kısa zamanda yapar ve başarılı olursunuz. Keyiflenir ve işe daha çok yoğunlaşırsınız. Hangi konulara ağırlık vereceğinizi seçmek çok önemli. Ben çocukluğumdan bu yana pek çok konuya ilgi duydum. Bu da yaşamıma yansıdı. Biraz daldan dala atlamış gibi oldum, Çeşitli alanlardaki çalışmalarım nedeniyle yakın çevremdekiler önceleri “maymun iştahlı” diyorlardı. Şimdi yaşımın da etkisiyle “çok yönlü” bulmaya başladılar. “Karizmatik” diyenler de oluyor.

Sizce hangisisiniz?

“Çok yönlü” diyelim. Bazı insanlar bir konuya yoğunlaştıklarında, kafalarını kaldırıp başka alanlara yönelemezler. Benim için öyle değil. Yıllardır günümü ikiye bölmüş durumdayım. Yaşamım iki ana mekan arasında geçiyor. Biri mimarlık çalışmalarımı sürdürdüğüm Has Mimarlık, diğeri Yapı Endüstri Merkezi (YEM). 14.00’e kadar mimarlık ofisimde, 14.00’ten sonra Yapı Endüstri Merkezi’nde bulunuyorum. Tabii araya başka işler girmezse… Hiçbir zaman tek bir işte çalışmadım. Üniversitede asistan olduğum dönemde Mimarlar Odası’nın İstanbul Şubesi’nde genel sekreterlik yapıyordum. Daha sonra kardeşim trafik kazasında yaşamını yitirince, onun reklam ajansıyla da ilgilenmek zorunda kaldım. Zamanı iyi ayarlamak adına mimarlık işlerimi onunla birleştirdim. O dönemde bir de uluslararası görevim çıktı. Oradan da geri kalmamak için gayret ettim. Ayrıca altı yıl boyunca Galatasaray Spor Kulübü’nde yöneticilik yaptım. Pek çok dernekte, vakıfta çalışmalarım da oldu. Sosyal sorumluluk projelerinde görevaldım. Bu çeşitlilik hem karakter yapımdan kaynaklandı hem de koşullar onu gerektirdi. Çevremdeki insanlar “Nasılsa yapar” diyerek sırtımdan ittiler. Zaten bütün gün aynı şeyi yapsaydım sıkılırdım. Çalışmaktan hiç yorulmadım. Hala çok çalışıyorum. Hafta içinde yapamadığım işleri hafta sonları mutlaka yapıyorum.

Bazı insanlar bir amaç uğruna bir anlamda yaşamını feda eder, bir misyon üstlenir. Siz kendinizde nasıl bir sorumluluk hissettiniz?

Ben hem kendime hem de mimarlık mesleğine karşı kendimi hep çok sorumlu hissettim. Kolay ve hızlı karar veriyorum. Yıllar önce üniversitede asistandım. YEM’in kuruluşuyla birlikte asistanlıktan ayrıldım. Askere gitmeden önce mimarlık sözlüğü yazmaya giriştim. Bu işi 7-8 aylık bir sürede bitireceğimi sanıyordum, ancak sözlük çalışmalarım askerden sonra da sürdü. Tamamlamam yedi yılı buldu. Bu şekilde bir şeyi yapmaya karar verdim mi, bitirinceye kadar bırakmıyorum.

Mimarlık mesleğine katkınız takdirin de ötesinde… Siz bu katkıyı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Önemli olan mimarlık için yaptıklarım. YEM’in kurulması bile mimarlık mesleğine çok büyük bir katkıdır. YEM’in 40 yıldır düzenlediği etkinlikler, seminerler, fuarlar, teknik geziler, çıkardığı yayınlar mimarlar için mükemmel bir platform oluşturdu. Sanal Mimarlık Müzesi’ni oluşturduk. Tüm bu katkılar, sorumluluğumu yerine getirdiğimin birer göstergesi.

YEM Türkiye’ye neler getirdi?

Daha bilişimin adının bile olmadığı 1968’de bir bilgi merkezi olarak YEM’i kurduk. Bu çok büyük bir adımdı. 1970’li yıllarda ortada “bilgisayar” adı bile yoktu, adı work station’dı. Ayda 600 Dolar’a bir work station kiralamıştık. YEM’e bir öngörüşlülük projesi olarak bakılabilir. Aslında kuruluşumuzda sektör bizi desteklememişti. Amatör olduğumuz için bu işi başaramayacağımızı düşünenler vardı. Biz bunu bir hizmet kuruluşu olarak gördük. Sürdürülebilir olması için de bir şirket olmasına karar verdik. İyi başlatılan, doğru bir proje oldu. YEM kendisini sürekli geliştirdi. Başlangıçta üç kişilik kadrosu vardı, bugün yaklaşık 100 kişinin çalıştığı bir kurum. Çalışanlarımızın büyük çoğunluğu üniversite mezunu ve uzman kişiler. Sürekli haber kovalıyoruz. Yapı sektöründeki firmalarla iletişim halindeyiz. “Uçan kuştan haberimiz olacak” ilkesini benimsedik. Mimarlara konut ve malzeme alacaklara, konut yaptıracaklara destek olmaya çalışıyoruz. Konut alacaklar için hazırladığımız bir rehber kitabımız var. Sektör için yapı katalogları çıkarıyoruz. YEMAR diye araştırma bölümümüz var. Özellikle istatistik araştırmalar üzerinde çalışıyor her yıl Türk Yapı Sektörü Raporu hazırlıyorlar.

Sektörün gelişmesine tanıklık ettiniz. Türkiye’de mimarlık nereden nereye geldi?

Çizimden başlayalım. Öğrenciliğimde biz resim tahtası başındaydık. T cetveli ve gönye kullanıyorduk. Bugün bunların yerini bilgisayar aldı. Bu sayede işler çok kazandı.

 Projeler daha mütevazıydı, boyutları daha küçüktü. Projeler giderek çok büyük boyutlara ulaştı. Bunu şehirlerimizin görüntüsünden de anlayabilirsiniz. Bugünkü alışveriş merkezleri 100 binlerce metrekareyi buluyor. Gökdelenler devri başladı. Teknolojide, yapı malzemelerinde çok büyük gelişmeler oldu. Bilgi teknolojisinin getirdiği çok büyük kolaylıklar var. Öklit geometrisine göre yapılan bir mimarlık yerine bugün artık daha serbest formların yaratılmasına elverişli işler söz konusu. Eskiden yatay yüklere göre düzenlenmiş, ayakta durabilen gökdelenler düşünülürken bugün çok değişik formlar, eğilip bükülen, kıvrılarak yük binalar yapılabiliyor.

Değişimi mimarlar açısından nasıl görüyorsunuz?

Mimarların gelişme göstermesi yalnızca kendilerine bağlı değil. Toplum olarak gelişme göstermemiz gerek. Bunu yapabildiğimizi pek sanmıyorum. Kentleşme oldu ama kentlileşme olamadı. Mimarlar yapıyı kendi başlarına yapmıyorlar. İşverenin kültür düzeyi, beklentileri, mimari anlayışı çok önemli. İyi bir ürün mimar ve işverenin iyi işbirliğiyle doğabilir. Tarihten örnek verebiliriz. Mimar Sinan’ın ortaya çıkışı Kanuni Sultan Süleyman’la da ilişkilidir. Mimar Sinan tek başına olsa başarılı olur muydu bilmiyorum. O dönemdeki Osmanlı mimarisinin parıltısı bu işbirliğinin başarılı bir sonucudur. Bugün bizim çalışmalarımızın büyük bir bölümünde işveren devlettir. Devlet bugün hala tutarsız ihale yasalarıyla mimari projeler yaptırmaya çalışıyor. Böyle bir şey olamaz. Bilginin bir bedeli vardı ve bunu ödemek durumundasınız. Devlet hala bir mimarlık politikasına sahip değil. Oysa dünyanın çeşitli ülkelerinde benimsenmiş mimarlık politikaları var. Örneğin Finlandiya hükümeti mimarlık politikasını oluşturmuş ve çeşitli dillerde kitapçık olarak bastırmış. Fransızların mimarlık yasasının birinci maddesi “Mimarlık kültürün bir ifadesidir” diye başlıyor. Mal sahipleri, işverenler ve devlet bu konuma gelirse ancak iyi mimarlık yapıtlarından söz edilebilir. Bizde mimarlığa bir ayrıntı olarak bakıldığı için sonuç da çok iyi olmuyor.

Hala öyle mi bakılıyor?

Evet, ne yazık ki hala öyle bakılıyor. Oysa insan eliyle yapılmış her çevre bir mimarlık ortamıdır. Bunun ölçülebilir nitelikleri dahi var. Çocuklar okula severek mi gidiyor, istemeden mi gidiyor? Kötü mekanda iyi insan yetiştirilemeyeceğini düşünüyorum. Çocuk okuluna severek gidecek. Seveceği şey öğretmen kadar içinde yaşayacağı mekanlardır. Mimarlığın ülke politikası olarak benimsenmesi, insanların mimariyi istemesi gerek. Ülkemizde herkes Mimar Sinan’ı tanıyor, ama mimarlık nedir dediğinizde bunun yanıtını pek kimse veremiyor.

Bu noktada mimarlara da sorumluluk düşüyor değil mi?

Sorumluluk dediğimiz şey hiçbir zaman tek taraflı olmaz. Bir bileşik kaplar kanunu söz konusu. Toplum neyse mimarisi odur. Başka bir değişle ülkanin mimarisi toplumun göstergesidir. Hepimiz bu denizin balıklarıyız. Mimarlara ne verdiğiniz ve ne almak istediğiniz çok önemli.

Bu döngüden sıyrılabilmiş mimarlarımızın sayısı nedir ?

Türkiye’de çok yetenekli mimarlar var. Geçenlerde yabancıların katıldığı bir yarışmayı Türk mimarlar kazandı. Bu çok önemli. Yurtdışına çok başarılı projeler mimarlarımız var. Ancak Türkiye’nin mimarlık manzarasına sorunlar var. Bir yanda bir türlü kontrol altına alınamayan gecekondulaşma ve kaçak yapılaşma olgusu varsa, toplum yeterince eğitilmemişse mimarlar toplumun beklentilerine hangi olanaklarla yanıt verebilir. Onların beklentileri çok sıradan beklentilerse ancak ona yanıt verebiliyor. Şunu da vurgulamak istiyorum iyi bir mimari, daha pahalı değildir. İyi bir yapı için çok para harcamanız değil, çok iyi bir proje edinmeniz gerekir. Ayrıca mimarlık projelerinin yanında mühendislik projelerinin de çok iyi yapılmış olması gerek.

Mimarinin geleceği açısından neler yapılmalı?

Devletin bu işe ciddi şekilde eğilmesinde çok yarar var. Öncelikle kamu kuruluşlarının bu işi sindirmesi gerekiyor, çünkü kamu bir yerde önemli bir örnek teşkil ediyor. Bugün ne yazık ki kötü ihale sistemleri nedeniyle depremde ilk olarak kamu yapıları yıkılıyor. Bu çok tuhaf bir durum. Toplumun da kendini geliştirmesi önemli bir konu. Çünkü iyi bir eğitim düzeyine sahip olunursa pek çok konuda iyi bir düzeye gelinir. Eğitimdeki sıkıntılar mimarlıktakinden daha az değil. Bence herşey eğitime bağlı.

Mimarlık eğitimini nasıl buluyorsunuz?

Mimarlık eğitiminde de sıkıntılar var. Türkiye’de çok sayıda devlet ve vakıf okulunda mimarlık eğitimi veriliyor. Hızla yenileri açılıyor. Yeni bir üniversite kurmak isteyenin aklına ilk mimarlık fakültesi kurmak geliyor. Çevre de bunu istiyor. Mimarlık okulu kurulursa bulundukları kentin çehresinin değişeceğini sanıyorlar. Oysa bu kolay bir şey değil. Bugün Türkiye’deki mimarlık okullarının eğitim düzeyleri arasında da ciddi farklar var. İlk yapılması gereken eğitimin kalitesinin artırılması.

Sizi mimarlık sözlüğü hazırlamaya iten ne oldu? Öğrenciyken bunun eksikliğini mi hissettiniz?

Aslında bir eksiklik hissetmedim. Mimarlar Odası’nın Mimarlık dergisinde görevli olduğum sırada Celal Esat Arseven’i evinde ziyarete gittik. Yaptıklarına hayranlık duyuyordum. Mimarlığa ilişkin bazı sözlükleri ve sanat ansiklopedisi vardı. Ben de onun gibi çeşitli dallarda çalışmayı sevdiğimi fark etmiştim. Arseven şehircilik hocası, sanat tarihiyle uğraşıyor, suluboya resimler yapıyor, zamanında opera yazmış ve yurtdışında sahnelemiş, milletvekilliği yapmış çok yönlü biri. Görüşmemiz sonrasında ondan çok etkilendim ve onun çalışma tarzını örnek aldım.
Ayrıca asistanı olduğum Prof. Dr. Orhan Safa’nın da üzerimde çok büyük etkisi oldu. Hazırladığım Mimarlık Sözlüğü 30 yıldır mimarların, mimarlığa ilgi duyanların başvuru kitabı oldu. Şimdi de 10. baskısını hazırlıyoruz. Bunların mimarlık için yararlı etkinlikler olduğunu düşünüyorum.