| Kentsel Mekân ve Kentlilik Bilinci |
Kaynak :
24.12.2008 -
Kentleşme Şurası Komisyona Sunulan Bildiri
|
Yazdır
|
|
Kentsel mekân, doğal ve yapılaşmış çevrenin oluşturduğu bir algı alanı, bir mimarlık ürünüdür. İnsanlar her gün zamanlarının büyük bir bölümünü kentsel mekânlarda geçirirler; daha başka bir deyişle, pek farkında olmasalar da, sürekli olarak mimari mekânlarda yaşarlar. İçinde yaşanılan mekânların,yaşama biçimini ve insan davranışlarını etkilediği açıktır. Ünlü siyaset adamı Sir W. Churchill, “Biz binalarımızı biçimlendiririz, sonra da onlar bizi biçimlendirir” derken mimarlığın, kişileri, hattâ giderek toplumu biçimlendirilmesindeki etkisine değinmiş oluyordu. Churchill’in deyişinde hiç kuşkusuz, estetiğin ağırlıklı bir yeri var. Bu anlayışı daha da ileri götürenlerden Fransız yazar Astolphe de Custine’e (1790-1857) göre “Mimarlık, ulusların fizyonomisidir.” İşin kentsel-toplumsal boyutuna, ünlü Fransız yazar Victor Hugo (1802-1885) da değinmiştir: “Bir ev sahibine aittir, ancak cephesi herkesi ilgilendirir.” Yine Victor Hugo, “Mimarlık, insanlığın büyük kitabıdır…” “Mimarlığın yazdığı kitabın sayfaları sürekli olarak çevrilmeli ve ona hayran kalınmalıdır” der. Ünlü Romen heykelci Constantin Brancusi de mimarlığı kendi sanatından yola çıkarak tanımlamaya çalışır: “Mimarlık, içinde yaşanılan heykeldir.” Brancusi bu tanımlamasıyla mimarlığı yalnız plastik ve mekânsal değerleriyle irdelemiş oluyor (1). Doğal olarak bütün bu söylenenler binalarımızın yalnızca içi ya da cepheleri için söylenmiş sözler gibi görünse de yapıların yerleşme örgüsü, biçimleri, boyutları, çevresine, çevre dokusuna saygısı çok önem taşıyor. Kentlileri asıl ilgilendiren, yapıların bir araya gelmesiyle ortaya çıkan ortak mekân yani kentsel mekândır. W. Churchill’in söylemini kentsel mekâna uyarlayarak, “Biz kentlerimizi biçimlendiririz, sonra da kentler bizi biçimlendirir” demek hiç de yanlış olmaz. Belki de dar mimarlık tanımından kentsel boyuta uzanmak daha da anlamlı olabilir. Şöyle de diyebiliriz: “İnsanlar kentlerini yaratırlar, kentler de gelecek kuşakları.” Kentler sosyal gelişmelerin, kültürel etkinliklerin uygarlıkların oluşup yoğunlaştığı merkezler olarak kentlilik bilincini etkiler. Kentlerin mimari örgüsü bir yandan orada yaşamış, o kentleri biçimlendirmiş olan toplumun tarihsel gelişimini ve kültürel düzeyini yansıtıp mimari miras oluştururken bir yandan da içinde yaşayanların davranış ve yaşam biçimini belirler. İyi düzenlenmiş kentsel mekânlar insanlara duygusal algılarla huzur ve mutluluk verir. Kentler yaşayan bir organizma olarak sürekli bir değişim içindedir; başka bir deyişle, kent yaşayan, gelişen bir organizmadır. Tarımsal ekonomi düzeninde kentler durağan yaşam koşulları içinde yüzyıllar boyunca biçimini olabildiğince korumuş, yavaş yavaş büyümüş ve gelişmiştir. Antik kentler ve Ortaçağ kentleri bunun örneklerini oluşturur. |
Ancak sonraki dönemlerde önce endüstri devrimi, sonra da günümüzde yaşanan küreselleşme kentlerdeki değişimi hızlandırmış, kentsel mekânı daha hızlı bir şekilde değişir, dönüşür hale getirmiştir.
Kentleşme olgusu sanayi devrimi ile birlikte hız kazanmış ve özellikle de merkezi konumdaki kentlerin anormal büyümesine ve kentsel doku ve ölçeklerin değişmesine, çoğu kez de denetim dışı gelişmeler nedeniyle bozulmalara yol açmıştır. Türkiye’de 1950’den sonra gelişen yoğun ve hızlı kentleşme içinde toplum, kendi dinamikleriyle barınma çözümleri geliştirmiştir. Sonuç gecekondulaşma ve çarpık kentleşme olmuş, kırsal alandan gelenler kent yaşamıyla bütünleşmekte, kent yaşamından pay almakta zorlanmışlardır. Türkiye’de 1960’larda spekülatif yapsat düzeni, yapıları yıkıp daha büyüğünü, daha yükseğini yapma yolunu açmış, bu nedenle kentlerin görünümü, kimliği ve karakteri değişmiştir. Bütün bunların yanısıra özellikle teknolojik ve ekonomik gelişmeler yeni işlevlerin doğmasına neden olmuştur. Otomobil, kentlerin yayılmasına yol açmıştır. Merkezlerde ise büyük büro binaları, gökdelenler, yüksek konutlar, alışveriş merkezleriyle, binaların boyutları artmış, eklenen geniş yollar, viyadükler, alt-üst geçitlerle kentlerin tarihten gelen ölçeği, dokusu bozulmuştur. Kentler bir yandan yatayda yağ lekesi gibi büyürken, bir yandan da mevcut dokuyu ezmek pahasına yoğunlaşmaya, yükselmeye başlamıştır. Öte yandan tarihi yapıların ve yeşil alanların spekülatif baskılarla yapılaşmaya kurban edilme süreci günümüzde hâlâ yürürlüktedir. Oysa eski kentlerin örüntüsü ve dokusu bile bir daha yerine konamayacak değerde sosyal ve kültürel mirastır. Yine küreselleşme adına yabancı yatırımcılar ve yabancı tasarımcılar, yabancısı oldukları kentlerde at oynatmaya başlamışlardır. Şimdilerde bu süreç bütün hızıyla sürmekte, özellikle de tarihi kentleri tehdit etmektedir. İstanbul’a bir gökdelen dikme hazırlığı içindeki ABD’li ünlü mimar Kevin Roche bir gazete röportajında, “yüksek minarelere alışık olan İstanbul, gökdelenleri yadırgamayacaktır” demişti (2). Tarihi kentlerde yerel-küresel çatışması sürmekte, ancak paranın gücüyle, bu çatışmadan hep küresel girişimler galip çıkmaktadır. Bu durumda kentlerin yeni fizyonomisini spekülatif baskılar belirlemektedir. Yeni düzende ekonomik planlama, kentsel planlama, kentsel tasarım iflas etmiş gibi görünüyor; kentsel mekân çok hızlı bir dönüşüm gösteriyor ve kentliler, yaratılan devboyutlu yapıların arasında kendi kendine oluşan, çoğu tanımsız kentsel mekânlarda ezilip kaybolan bireyler haline geliyorlar. Kentlileşme olgusu, böylesi bir yabancılaşma ortamında, sisler içinde giderek belirsizleşiyor. Kentleşme sürüyor, ancak yoz kentsel mekânlarda kentlileşme kolay olmuyor.. Bir soruyla bitirelim: “Kötü mekânda iyi insan yetişir mi?” Kuşkusuz, yetişmez. |

