|
Ankara Kocatepe Camisi Ağustos ayı sonunda, Yasaklar Referandumu’ndan birkaç gün önce ibadete açıldı. Gazetelerden birçoğunun yazdığına göre, cami zaten ibadete açıktı, külliye bölümü ise henüz tamamlanmamıştı. Esasen külliyenin açılış tarihi daha önceleri Ekim ’87 olarak belirlenmişken açılış, referandum öncesine getirilerek puan toplanmak isteniyordu. Bunlar politik haberler ve yorumlar… Biz daha çok meslekî gerçekler üzerine eğilmek istiyoruz. Kocatepe Camisi’nin bu haliyle mimari değeri nedir? Caminin yapımı için hangi yollardan geçilmiştir ve nasıl bir sonuç elde edilmiştir? Kocatepe Camisi’nin yapım kararı eskilere dayanır: 1950’li yıllara, yani Demokrat Parti’li, Adnan Menderes’li yıllara… 1957’de cami için Menderes’in desteğindeki bir girişimle bir mimarlık yarışması açılır. Bu yarışmaya 43 proje, yani 43 mimarlık grubu katılır. İki aşamalı olarak düzenlenen bu yarışmanın birinci aşamasında seçilen 11 projenin sahipleri ikinci aşamaya çağırılırlar ve sonuçta Vedat Dalokay ile Nejat Tekelioğlu’nun ortak projeleri birinci, Maruf Önal ile Raşit Uybadın’ın projesi ikinci, Nişan Yaubyan ve Osep Sarafoğlu’nun projesi de üçüncü seçilir. 1958’de Dalokay Grubuyla proje sözleşmesi imzalanır ve inşaat başlamak üzereyken, 27 Mayıs 1960 ihtilâli gelir. 27 Mayıs yönetimi konuya eğilir ve projenin gerçekleştirilmesine karar verir; Milli Birlik Komitesi Üyesi Ahmet Yıldız camiyi yaptıracak derneğin başkanlığına getirilir. 1962 yılında temeller atılır, inşaat başlar. Bir süre sonra seçimler yapılır, önce İnönü sonra da Demirel iktidara gelir. Demirel döneminde Dernekte olağanüstü genel kurula gidilir ve Derneğin yönetim kurulu değişir. Yeni yönetimin ilk isteği, caminin Ankara’nın en büyük yapısı olacak şekilde büyütülmesidir. Dalokay Grubu’nun projesine göre cami, 50 x 50 m.’lik bir kare alana oturan ve ana mekânı örtmek üzere, yerden başlayan 50 m. çapında bir kabuk kubbe ile bazı yan binalardan oluşmaktadır. 27 dönüm arsa içinde 4 bin metre karelik, yaklaşık 4.000 kişilik bir cami söz konusudur. Oysa, Dernek, bu caminin Ankara’nın en büyük yapısı olmasını istemektedir. O günlerde “din”in kamuoyu ve Devlet’e, kısaca lâikliğe baskıları bir kez daha deneyden geçirilmektedir. Ayasofya’nın cami olarak yeniden ibadete açılması gündeme gelmiştir. Tercüman Gazetesi bu önerinin bayraktarlığını yapmaktadır. O sıralarda Mimarlar Odası Ankara Şubesi Genel Sekreteri olan Vedat Dalokay da bu kampanyaya karşı bir kampanya açmıştır ve pek renkli, biraz da delidolu üslubuyla kampanyayı daha çok kişisel olarak sürdürmektedir. Mimarlar Odası Yönetimi Ayasofya’nın müze statüsünün korunmasını savunmakla birlikte Dalokay’ın karşı çıkış üslubunu benimsememektedir. Bu ortam içinde iş kavgaya dönüşünce, dinci basında Dalokay’ın kişiliğine de projesine de saldırılar başlar: Örneğin caminin minareleri füzeye benzemektedir, kabuğun hesaplanması ve gerçekleştirilmesi olanaksızdır.. Kendisiyle görüştüğümüz Dalokay bu konuda şunları söylüyor: “Demirel iktidara geldikten sonra yeniden oluşan dernek yönetiminden baskılar gelmeye başladı. Önce caminin, Ankara’nın en büyük yapısı olacak şekilde büyütülmesi istendi. Ben buna karşı çıktım ve Anıt Kabir’in karşısına böyle bir yapı dikmenin mimari sakıncaları ile öteki sakıncalarını anlatmaya çalıştım. Onlar ısrar ettiler.” Kubbenin statiğiyle ilgili olarak da şunları söylüyor Dalokay: “Sözleşmeden sonra statik danışmanlarımız kubbeyi oluşturacak kabuğun test edilmesini istediler. Bu deneylerin o zaman Türkiye’de yapılamayacağını düşünerek önce Nervi’ye başvurduk, kendisi deneyi yapamayacağını bildirdi. Bunun üzerine yine Dünyaca ünlü statiker Eduardo Torroja’ya başvurduk. Torroja bu işi 3000 dolar karşılığında yapabileceğini bildirdi. Ancak kısa bir süre sonra Torroja öldü. Bu kez, o sıralarda Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde görevli Brezilyalı bir profesöre güvenerek test işini ODTÜ’ye verdik. Yazık ki, bir süre sonra Brezilyalı profesör ODTÜ’den ayrıldı; ODTÜ de bu durumda model deneyini yapamayacağını bildirdi. Bu durum Derneğin işine geldi; projemizin gerçekleştirilemeyeceği savıyla 1965’te sözleşmemiz feshedildi ve temeller dinamit atılarak sökülmeye başlandı. Bunun üzerine Başbakan Demirel ile görüştümse de Demirel’in cevabı ‘Bu iş beni aşar’ oldu.” Olayın bir perdesi böylece kapanıyordu. 43 mimarlık grubunun emeği, göz nuru böylece -Yurdumuzda örneği pek çok ve sık görüldüğü gibi- yine boşa harcanıyor, sonuç yine hüsran oluyordu. Dernek Ankara’nın en görkemli yapısı olacak camiyi 1967’de bu kez Hüsrev Tayla ve Fatin Uluengin adlı iki mimara doğrudan ısmarlıyordu(1). Yaratılacak eser “Sultan Ahmet-Süleymaniye karışımı, eskiye benzeyen muhteşem bir eser olacaktı.”Dernek Yönetimi böyle istiyordu. Yeni proje böylece geriye dönük bir içerikle yola çıkıyordu.
Kocatepe Camisi için Dalokay Grubunun hazırladığı proje
|
|
Dalokay 1965’te Derneğe karşı açtığı davayı, on dört yıl sonra, 1979’da kazanıyorsa da durum değişmiyordu. Türkiye’de bu gelişmeler olurken, Pakistan’ın İslamabad şehrinde yaptırılacak cami için 1969 yılında İslam Ülkeleri mimarları arasında açılan Uluslararası Mimarî Proje Yarışması’nın ilk üç derecesini Türk mimarları paylaşıyorlar(2), burada da Vedat Dalokay birinci oluyor. Pakistan Dalokay’ın projesini uyguluyor ve, sonuçta Dalokay’a hizmetlerinden dolayı, Pakistan’ın en büyük nişanı olan Sitare-i Pakistan (Pakistan Yıldızı) nişanını veriyor(3) .
Böylece, ikinci projeyle yirmi yılda bitirilen ve yaklaşık 6 milyar liraya mal olan Kocatepe Camisi 20 bin kişilik hacmi, 88 m.’lik dev minareleri ile dev boyutlu bir görünümdedir. Minarelerine asansörle çıkılmaktadır; altından tünelle geçilmekte, revaklı avlunun altında da 15 bin metre kareye yayılan bir süpermarket bulunmaktadır. 27 dönüm arsanın tümünü binalarla örten proje 1200 araç kapasiteli bir otoparkı da unutmamıştır. Açılış sırasında gururla pek çok kez belirtildiğine göre “Kocatepe, dört minaresiyle Selimiye’yi, merkez ve yarım kubbeleriyle de Sultan Ahmet’i andırıyordu.” Ancak Dalokay başka bir teknik noktaya da değinmekten kendini alamıyor: “Bizim kubbemizin çapı 50 m. idi, gerçekleştirilen ise, yalnızca 23 metre.” Politik ve toplumsal tartışma gerilerde kaldı. Artık söz Mimarlık Tarihinindir. Çağını yansıtmayan, geriye dönük anlayışıyla bu cami için Mimarlık Tarihi’nin söyleyecek pek fazla olumlu şey bulabileceğini sanmıyoruz. Kanımız odur ki, Mimarlık Tarihi bu dev boyutlu maket karşısında suskun kalacaktır. Kocatepe Camisi galiba bir tek şeyi kanıtlamıştır. Mimarlığın, mühendisliğin, teknolojinin yabancısı pek çok kişi büyük bir safyüreklilikle Osmanlı Klasik Döneminin devboyutlu yapıtlarını bugün de gerçekleştirmenin olanaklı olup olmadığını sorup dururlardı. İşte Kocatepe, 20. yüzyılda 16. yüzyıl teknolojisiyle başarıyla (!) boy ölçüşerek buna bir yanıt oluşturmuştur. Şu farkla ki, Süleymaniye ve Sultan Ahmet yedi yılda bitirilirken, Kocatepe’de süre on üç yıl kadar uzamıştır.

İlyas Bey Camisi (Goodwin’den)
* * *
Şimdi Mimarlık Tarihi’nin suskun kalmayacağı bir örneğe değinmek istiyoruz: İlyas Bey Camisi’ne… Eylül başında Priene, Milet ve Didim’i gezmek olanağını bulduk ve Milet’te İlyas Bey Camisi’nin acıklı durumuyla karşılaştık.
İlyas Bey Camisi Antik Milet Kenti’nin kalıntıları arasında, yıllardan beri harap, boynubükük duruyor. G. Goodwin’in 1972 baskılı Osmanlı Mimarisini anlatan dev kitabındaki resminde görülen yarım minaresi de kalmamış artık (4)… Osmanlı Beylikler Dönemi camilerinin en önemli örneklerinden biri olan ve Timur esaretinden kurtulmanın anısına İlyas Menteşeoğlu tarafından 1404 yılında yaptırılmış olan cami, külliyesiyle birlikte, yıllardan beri kaderine terk edilmiş durumda. Oysa cami Beylikler Dönemi’nde rastlanan en büyük açıklık olan 14 m. çapındaki kubbesi, nefis taş işlemeleri, görkemli mihrabıyla mimarlık tarihimizin yüzaklarından biri. Bütün ilgisizliğe ve bakımsızlığa karşın güzelliğini ve görkemini hâlâ koruyor.
Caminin halıları yok, yöredekiler içini temiz tutuyorlarsa da avlusunda, çevredeki bütün ören yerlerinde olduğu gibi hayvan pislikleri bile var. Camiye ayakkabı ile giriliyor; bir camiye ilk kez ayakkabı çıkarmadan girmenin burukluğunu yaşadım.
Oysa bu caminin canlandırılması için milyarlara ve görkemli açılış törenlerine hiç gerek yok. Yalnızca küçük bir ilgi, on milyarlar mertebesinde bir yatırım camiyi kolayca yeniden yaşama kavuşturabilir. Yöredekilerden öğrendiğimize göre, Kültür Bakanlığı, Vakıflar, vb. gibi Devlet Kuruluşları arasındaki yetki kargaşası yüzünden hiç kimse camiye sahip çıkamıyormuş. Yine orada, yakındaki Balat Köyü’nde yaşayanların seccadelerini getirerek bayram namazını harap İlyas Bey Camisi’nde kıldıklarını öğrendim.
Priene, Milet ve Didim’i akın akın gezen binlerce turist bu camiyi de geziyor. Priene, Milet ve Didim’i niçin bakımsız bıraktığımızı, çevrelerini niçin düzenlemediğimizi akıllarına sığdıramaz, belki de şovenliğimizi düşünürlerken bu camiyi görünce artık neler düşündüklerini bilemiyorum.
Topraklara gerçekten sahip olmak tarihi yaratmak ve yaşatmakla, tarihî mirasa sahip çıkmakla olur. Bize kalan tarihî mirasa sahip çıkmazsak, Samsun Belediye Başkanı’nın kendi döneminde yaptırdığı 15, daha da yaptıracağı ilâve 15 camiyle övünmesi neye yarar(5). Hem bu camilerin mimarî değeri nedir? Mimarî literatürde bu camilerin ne adını duyduk, ne resmini gördük. Toplumsal binaların yapımına harcanan her liranın geleceğe bırakacağımız mimarî mirasımızı oluşturması, böylece de mimarlık tarihine katkısı beklenmelidir. 1. Açılış sırasında nedense, hep yarışmadan söz edildi. 2. Birinci ödül : Vedat Dalokay İkinci ödül: Bülent Özer, Cengiz Eren, Öner Tokcan Üçüncü ödül: Nihat D. Bindal 3. Dalokay, ödülünü 23 Mart 1988 ‘de İslamabat’ta törenle alacak. 4. Godfrey Goodwin, A History of Ottoman Architecture, The Johns Hopkins Press, Baltimore, S.31. 5. Cumhuriyet Gazetesi’nde yayımlanan Röportaj, 5.9.1987
|