Konut Politikaları / Sorunlar-Öneriler Kaynak : 01.06.2006 - Yapı Dergisi - 295 | Yazdır

Şu sıralar, yüzlerce şantiyede binlerce konut üretiliyor. Gazete sayfaları, üretilen konutlara ilişkin büyük boyutlu, pahalı, renkli ilanlarla dopdolu. Yapsat düzeni bir bakıma satyap düzenine dönüşmüş görünüyor.
Nerede olduğumuzu, nereye gittiğimizi biraz da geçmişe bakarak irdeleyelim.

Türkiye’de Konut Politikaları
Kurtuluş savaşından yorgun çıkmış Türkiye’nin konut sorunu olmaması düşünülemezdi. Sorunların en çok odaklandığı yer, ülkenin yeni merkezi Ankara idi. Nüfusu birdenbire artan ve yoktan var edilmekte olan başkentte ciddi bir konut sıkıntısı vardı.
Başlangıçta hükümetin tutumu konut yapımından çok, kira yardımına yönelikti, ancak daha sonra konut yapımında rol almak zorunda kaldı. 1924 yılında yabancı bir uzmana yaptırılan bir mevzii imar planına göre, demiryolunun güneyindeki boş alanda 270 birimlik yeni bir konut sitesi tasarlandığı bilinmektedir (1). Plana göre bir ve iki katlı konutlar devletçe yaptırılmış ve memurların kullanımına sunulmuştur.
1926-28 arasında da Evkaf Müdüriyet-i Umumiyesi (Vakıflar Genel Müdürlüğü)’nce 1. ve 2. Vakıf Apartmanları yaptırılmıştır. Bunları Ulus çevresinde başka apartmanlar izlemiş, 1930’ların Ankara’sında apartmanlar yeni yaşam biçiminin simgesi haline gelmiştir. Yine 1930’larda konut kooperatifçiliği başlar. Örneğin, Bahçelievler Konut Kooperatifi (1935)… Yenişehir ve Cebeci’de bireysel konutlar yapılır… Daha sonra da kamu görevlileri için Saraçoğlu Mahallesi kurulur (1944-47, Prof. P. Bonatz).
Yeni Mahalle’de de kamu görevlilerine, kendi evlerini belirli bir sürede yapmaları kaydıyla bedelsiz proje ve arsa sağlanır.
1940’lar ve sonrası Ankara’da yoğun yapılaşma ve arsa spekülasyonu yılları olmuştur.
İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesiyle büyük kentlere doğru başlayan göç 1950’den sonra çok hızlandı. 1950 yılı Türkiye için bir dönüm noktasıdır: Serbest seçimle değişen iktidar… Devletçiliğin yerini liberal ekonominin alması…
Konut sorunu, giderek artan iç göç nedeniyle başta İstanbul olmak üzere, öteki büyük şehirlere yansıdı. Gecekondulaşma sürüp giderken, yasal konut kesiminde devlet desteği görülüyordu. Bu dönemde İstanbul’da Levent, Ataköy, Etiler gibi noktalarda, Emlak Bankası güdümünde, bankaya bağlı yapım şirketleri eliyle yeni yerleşmeler gerçekleştirildi.
1965 yılında çıkarılan 634 sayılı Kat Mülkiyeti yasasıyla yeni bir evre açıldı. Bu yasa, bir apartman binasının bireysel tapularla, bağımsız bölümlere, dairelere bölünüp sahiplenilmesini öngörüyordu. Yapsat düzeni bu yasaya dayalı olarak gelişti. Girişimciler çoğu kez arsa sahipleriyle daire paylaşımı (kat karşılığı) esasına göre anlaşarak apartmanlar ürettiler. Ancak bu uygulama uzun süre, toplu konut uygulamaları boyutuna erişemedi ve tek tek apartman binalarından oluşan noktasal uygulamalar halinde sürüp gitti.
Emlak Kredi Bankası 1960’larda, 12.500 TL’lık bir mevduatı bankada tutan kişilere iki yıl sonunda, ana paraya ek olarak yaklaşık 37.500 TL uzun süreli kredi veriyordu; bu para bitmiş bir dairenin alımında kullanılabiliyordu.
Yine 1960’larda Sosyal Sigortalar Kurumu (SSK)’nın, sigortalıların kurdukları konut kooperatiflerine verdiği krediler devreye girdi. Pek çok sigortalı çalışan, yapım süresi çok uzasa da bu yoldan konut sahibi olabildi.
Bu dönemlerde, kentlerin düzenli gelişmesi amacıyla gerekli planlar hazırlanamadığı için yeni konut bölgeleri oluşturulamadı, yani konut için planlı-altyapılı arsa üretilemedi. Kent merkezlerindeki arsalar yetmeyince, gelen baskılar sonucu değiştirilen planlarla kent merkezleri düşeyde yükseldiler. Kısacası, yatayda üretilemeyen arsa düşeyde üretilmiş (!) oldu. Bu olgu, daha ekonomik ömrünü doldurmamış pek çok yapının yıkılarak yerlerine birkaç kat eklenmesi yoluyla yenilerinin yapılmasına, birçok bölgenin oran dışı yükselmesine yol açtı. Yıkılan yapılar arasında korunmaya değer olanlar da vardı kuşkusuz.
Uygulanan yöntemler, orta ve üst gelir gruplarının konut edinmelerine yarayan süreçlerdi. Bu tür girişim ve desteklerle, bunları izleyecek yenileri, yaşanan hızlı nüfus artışı ve büyük göç karşısında yetersiz kaldı. Kırdan kente göç edenler, çoğunlukla, işgal ettikleri kamu arazilerinde kendi barınaklarını, gecekondularını yapmaya yöneldiler. Yasadışı olmasına karşın önce masum bir barınma yöntemi olarak görülen gecekondu sonraki yıllarda, boyutlarını büyüterek apartmanlaşmasıyla bir rant aracına dönüştü.
Politikacılar, gecekondu yerleşmelerini oy depoları olarak gördüler ve bir çeşit hoşgörüyle karşıladılar, ödünler verdiler. Plansız gidiş ve zaman zaman alınan tutarsız siyasal kararlar, özellikle de, çıkarılan sayısız imar ve gecekondu afları ve tapu dağıtımları bu olguyu yüreklendirdi, hızlandırdı. Gecekondu ve kaçak inşaata akan para, bir düzen içine sokulamadı. Sonuç; kaçak, gecekondu ve özensiz yapılarla çarpık kentleşmeye vardı.
“Konut”, Türkiye’nin devlet politikası içinde, çoğu kez kâğıt üzerinde kalsa da hep var olmuştur. Örneğin, anayasalarda… 1961 Anayasası’nın 49. maddesine göre, “Devlet yoksul veya dar gelirli ailelerin sağlık şartlarına uygun konut ihtiyaçlarını karşılayıcı tedbirler alır.” 56. maddeye göre de “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir”.
1982 Anayasası’nın “Konut Hakkı” başlıklı 57. maddesine göre de, “Devlet şehirlerin özelliklerini ve çevre şartlarını gözeten bir planlama çerçevesinde, konut ihtiyacını karşılayacak tedbirleri alır, ayrıca toplu konut teşebbüslerini destekler”.
27 Mayıs 1961 devriminden sonra benimsenen “Planlı Kalkınma” ve “Karma Ekonomi” sürecinde, Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) kurulmuştu. DPT’nin Ekonomik Planlama ve Sosyal Planlama adlı iki ana dairesi vardı. Ağırlık Ekonomik Planlama’da idi. Kent merkezlerinde arsa spekülasyonu, varoşlarda gecekondulaşma sürerken, o dairenin öncülüğünde DPT, konut yatırımlarını “üretici yatırım” niteliğinde görmediği işin, sosyal boyutunu gözardı ederek frenlemekten çekinmiyordu.
1969 yılında İmar ve İskân Bakanlığı’na bağlı olarak Arsa ofisi kuruldu. Ofisin görevi, arsa spekülasyonunu önlemek, bunun için düzenleyici alım satımlar yapmak, konut projeleri, sanayi bölgeleri, turistik kuruluşlar ve kamu hizmetleri için gerekli kamulaştırmaları yapmaktı. Ancak hedeflenen amaca bir türlü ulaşılamadı ve Ofis 2004’te TOKİ’ye devredildi. Zaten 1983 yılında İmar ve İskân Bakanlığı’nın kaldırılarak Bayındırlık ve İskân Bakanlığı içinde eritilmesiyle iskân (yerleşim) sorunları da Arsa Ofisi de sahipsiz bırakılmıştı.
1970’lerde, bireysel konutlar yerine, “toplu konut” fikri giderek ağırlık kazanmaya başlamıştı. Toplu Konut yapımını yönlendirmek üzere ilkin 1981 yılında 2487 sayılı Toplu Konut Kanunu, sonra da 1984’te Toplu Konut Fonu için 2985 sayılı yasa çıkarıldı; 1985’te de bu yasada değişiklik yapan 3189 sayılı yasa.
Yine 1984’te Başbakanlığa bağlı olarak kurulan Toplu Konut ve Kamu Ortaklığı İdaresi Başkanlığı, 1990 yılında, özellikle konutla uğraşmak üzere Toplu Konut İdaresi’ne, TOKİ’ye dönüştü.
1989’da “konut sertifikası” uygulaması Hükümetçe bir ara çözüm olarak sunuldu. Sertifika düzeniyle, isteyene metrekare metrekare konut, isteyene arsa satılacaktı. Sistem yürümedi.
Verilen bilgilere göre, Toplu Konut İdaresi, kurulduğu 1984 yılından 2002 yılı sonuna kadar yaklaşık 944.000 konutun üretimine kredi desteği sağlamış, 43.145 konutu da kendisi üretmiştir.
1950-2000 arasını kapsayan yarım yüzyıllık dönem, konut alanında yetersiz planlama, yetersiz destek ve yetersiz sunum dönemidir. Böylece, şehirleri saran gecekonduların yanısıra imar disiplinsizlikleriyle beslenen kaçak yapılaşma kentleri tehdit eder duruma gelmiştir. Ne var ki 1999 Kocaeli-Yalova ve Düzce depremleri bir kırılma noktası oluşturmuş ve bir düzeyde uyanış ve bilinçlenme yolunu açmıştır.

Bugünkü Durum
Son yıllarda, ekonomideki göreli iyileşme, enflasyon ve kredi faizlerinin düşmesi, döviz kurlarının sabit kalması gibi nedenlerle tasarrufların taşınmazlara yönelmesi ve bankaların konut kredileri sayesinde konut kesimi yeniden canlandı. Şu anda “Tutulu Kredi” (mortgage) yasa hazırlıkları beklentisi sürmekte.
Konut piyasasına bugün TOKİ egemen. Şu anda 400’ün üzerindeki şantiyede 150.000 konut üretmekte. TOKİ geniş yetkilerle donatılmış bir kamu kurumu. Kısa zamanda çok sayıda konut birimi üretmek üzere kolları sıvamış durumda. Yeni alanlarda konut üretmenin yanısıra Kentsel Dönüşüm projelerinde de rol alıyor.
Konut yapımında TOKİ’nin genelde, uyguladığı iki yöntem var: Birincisi, kamu arsalarında, orta ve alt gelir grupları için geliştirdiği projelerle ihaleler açıyor. Yükleniciler tarafından yapılan konutları uzun vadeli ödeme planlarıyla satıyor. Yurdun batısında ve büyük şehirlerde yapılan konutlar daha kolay satılıyor, doğu ve güneydoğudakiler biraz daha yavaş.
İkinci yöntem, Hasılat (gelir) paylaşımı yoluyla konut üretimi. TOKİ bu işi kendisi doğrudan ya da yine kendi kuruluşu olan Emlak Konut GYO A.Ş. aracılığıyla yapıyor. Arsalar yine TOKİ’nin.

Projeyi, yapımı ve satışı üstlenecek yükleniciler ihaleyle seçiliyor. TOKİ sağlanan gelirden parasal bir pay alıyor.  Ayrıca, Emlak GYO’nun, arsa sahipleriyle kat karşılığı ya da gelir paylaşımı şeklinde anlaşarak yüklenicilere yaptırdığı uygulamalar da var. DPT ve TÜİK verilerine göre Türkiye’nin ivedi konut gereksinmesi 2,5 milyon birim. TOKİ bunun yüzde 5-10’unu karşılamayı tasarlıyor. Piyasanın egemeni olarak TOKİ belirleyici ve yönlendirici konumunda; yani konumu sektör bakımından çok önemli. Ve bir bakıma gereksinmenin yüzde doksanını karşılaması beklenen özel kesimle de rekabet halinde.
TOKİ bazı ayrıcalıklara sahip. Örneğin, kamu arsalarından yararlanıyor. Bu arsalarda, belediyeleri aşarak plan yapma yetkisine sahip; inşaat yoğunluklarını (emsali) dilediğince artırabiliyor.
TOKİ’ye tanınan ayrıcalıklar, özel kuruluşlar karşısındaki haksız rekabet üstünlüğü göz ardı edilse bile kentsel planların delinmesi ve ilkelerin çiğnenmesi açısından eleştirilebilir. Yürürlükteki bir plana karşın, yapılaşma yoğunluğunun artırılması, ve bunun belediye yetkileri aşılarak, belediyeler dışlanarak yapılması olağan bir durum değildir ve sakıncalıdır. Bu yoldan belki konut maliyetleri düşürülebilir ve kâr marjları artırılabilir. Ancak kentsel bütünlük ve denge açısından düşünüldüğünde, ortada bir tutarsızlık olduğu açıktır.
Şu anda TOKİ’nin hedefi, olabildiğince çok sayıda konut üretmektir; ancak bu yapılırken, bilimsel kentsel planlama, kentsel tasarım, mimarlık ve estetik sorunlarının yeterince göz önünde tutulmadığı görülüyor. Oysa, konut sorununun çözümüne, yalnızca parasal ve sayısal yaklaşımların yetmeyeceği açıktır. Yapılan uygulamalar, TOKİ’nin projeleri de, müteahhitlerinkiler de yukarıdaki kaygıları destekleyen çarpıcı örnekleri oluşturuyor. Ve bizleri düşünmeye yönlendiriyor: Acaba, konut sorununu çözelim derken, Avrupa’nın bir süreden beri yıkmakta olduğu türden yapılarla mı dolduruyoruz çevremizi?

Avrupa’da Konut Politikaları / Fransa Örneği
Avrupa’da kentsel konuta ilişkin girişimler, Türkiye’den daha erken yaşanan sanayileşme ve kentleşme olgusu nedeniyle daha eskilere dayanır. Örneğin, Fransa’da daha 1894’te çıkarılan Siegfried yasasıyla HBM’ler (Habitations à bon marché) yani ucuz konutlar, devlet politikası içinde yer alır. Bunlar 1950’lerin HLM (Habitations à loyer modéré) yani düşük kiralı sosyal konutlarının öncüsü niteliğindedir.
İkinci Dünya Savaşı nedeniyle Avrupa ülkelerinin pek çoğu konut sorunuyla karşı karşıya kalmıştır. “Konut”un toplumsal boyutu özellikle Batı Avrupa’da gözardı edilmemiştir. 1948’de yayımlanan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesine göre, “konut bir insan hakkıdır”.
Savaş sonrasında Batı Avrupa ülkeleri arasında konut sorununun çözümü konusunda hızlı adımlar atmış ülkelerden biri Fransa’dır. Konuya Fransa örneğinden bakalım. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Fransa ortaya çıkan konut açığını gidermek üzere büyük şehirlerin çevresinde yeni yerleşmeler kurmaya yöneldi. Sonraki yıllarda bu yerleşmelerdeki blokları, istiflenmiş sardalya kutularına ya da insan silolarına benzeten karikatürler ve eleştiriler Fransız basınında çokça yer aldı. Gerçekten de bu bloklar, basit anlamda konut sorununu çözerken, insan kişiliğini ezen aşırı boyutlara varıyordu. Bu oluşumda Le Corbusier’nin “unité d’habitation”larıyla ortaya attığı fikirlerin de payı aranmalıdır. Aralarında 150 metre uzunluğunda, 15 kat yüksekliğinde, 11 merdiven çekirdeği içeren bloklar bile vardı.
1965 yılında Uluslararası Mimarlar Birliği UIA’nın Genel Kurul toplantısı için Paris’e gittiğimde Paris çevresindeki banliyölerde yeni yerleşmeleri, HLM şantiyelerini gezme olanağını bulmuştum. Endüstrileşmiş yapım yöntemleriyle yoğun bir çaba söz konusuydu. Fransa’da da, bizdeki kadar olmasa da, gecekondular vardı. O tarihte Paris çevresinde
100 gecekondu yerleşmesinde 40.000 kişi yaşamaktaydı. Devlet buralarda yaşayanları sonraki yıllarda, önce geçici sitelere, daha sonra da HLM’lere yerleştirdi. Fransa kentleşmenin ötesinde, eski sömürgelerinden gelen nüfusa da konut sağlamak zorunda hissediyordu kendisini.
1958-68 yılları arasında Fransa’da Öncelikli Yerleşim Bölgeleri (ZUP) olarak belirlenen bölgelerde 800.000 birim konut yapıldı. En az 500 konut biriminden oluşan projelere öncelik tanınıyordu. Son gecekondu yerleşmesi de 1976’da yıkıldı.
Aradan geçen yıllar, yapılan devboyutlu blokların oturanları mutlu etmediğini ortaya koydu. Buralarda yaşayan insanlar, hızlı trenler (RER), otoyollar, yeşil alanlar vb. sağlanan bütün sosyal ve teknik altyapı olanaklarına karşın gözardı edilen insani çevre ve yaşam koşulları ile kimi toplumsal nedenlerden dolayı mutlu değillerdi; silolarda yaşamak istemiyorlardı. Kimi HLM’lerin yıkılması kararlaştırıldı. İlk blok 1986’da, Courneuve (Seine-Saint-Denis)’de dinamitlendi. 1990’da Şehir Bakanlığı kuruldu. Ardından Rhône bölgesinde Venissieux’deki HLM kuleleri boşaltılarak 1994’te dinamitle yıkıldı. Yukarıda boyutları verilen ve 1963’te yapılmış olan “Renoir” bloğu da 2000’de aynı sonla karşılaştı.
Bütün bu “yap-yık” uygulamaları hâlâ tam bir çözüme ulaşabilmiş değil. Bu nedenle de Fransa 2005 yılında varoşların başkaldırısıyla karşılaştı. Tepkiler siyasal ve ekonomik olduğu kadar toplumsaldı ve hiç kuşkusuz, kentsel politikalarla da yakından ilgiliydi. Politikacılar varoşlardaki çöküşün uzun zamandan beri farkındaydılar. 1996’da “Duyarlı Kentsel Bölgeler” Kararnamesi (ZUS) çıkarıldı. Bu kararname yaklaşık beş milyon kişinin yaşadığı 300 kadar duyarlı alt-kentsel yerleşmeyi kapsıyordu. Hedef öncelikle, sorunlu varoşlarda eşitsizliğin giderilmesiydi. 2000’de de Kentsel Yenileme yasası çıkarıldı.
Yakın dönemde, bu mahallelerin iyileştirilmesi doğrultusunda yeni adımlar atıldı. Büyük bloklardan bir bölümü yıkılarak, yerlerine insan ölçeğiyle bağdaşır konutlar yapılmaya çalışıldı. Son olarak da 2002’de, kentlerin yenilenmesine ilişkin olarak iddialı bir Hükümet programı başlatıldı. Buna göre, banliyö yerleşmelerinde, beş yıllık bir program çerçevesinde 400 bin konut yıkılıp yeniden yapılacak, 200 bin konut da iyileştirilecekti.
Yukarıdaki örnekler daha çok orta gelir gruplarının konut sorunlarına yanıt vermek üzere yaşama geçirilmiş çözümler. Ya alt gelir grubundakiler? Onlara nasıl bir çözüm bulunacak? Bu sorun, yalnızca Türkiye’ye özgü değil. Birleşmiş Milletler verilerine göre dünyada 1.1 milyar kişi kentsel bölgelerde, yetersiz barınma koşullarında yaşıyor. 1.2 milyar kişi de çok düşük gelir sahibi.
Gelişmekte olan ülkelerde kentsel yerleşmelerin % 29’una polis girememekte; Latin Amerika favelalarında bu oran % 48. Yalnızca, gelişmekte olan ülkelerde 2000-2010 yılları arasında yılda yaklaşık 21 milyon yeni konut birimi gerekiyor.

Öneriler..
Yine dönelim Türkiye’ye… Türkiye’nin ivedi konut gereksinmesi 2.5 milyon birim. TOKİ bunun yüzde 5-10’unu karşılamayı tasarlıyor. Ancak, içte ve dıştaki bütün uygulamalar gösteriyor ki, konut sorunu yalnızca parasal kaynak ve yatırımla çözülemeyecek kadar karmaşık ve çok boyutlu. Kaynağı sağlamak, hattâ yatırımı gerçekleştirmek sorunu çözmeye yetmiyor. Konut, ekonomik olduğu kadar, toplumsal bir olgu. Fransa’da yaşananlar bizim için de yol gösterici olabilir.
Burada, günümüzde geçerli olabilecek kimi ilke ve çözüm önerilerini satırbaşlarıyla sunmakla yetiniyorum: 
Ülkenin konut politikasının genel yerleşme ve kentleşme politikası içinde belirlenmesi: Yatırımların ve yerleşmelerin ülke çapında doğru dağılımının sağlanması,
•Ülke-bölge-şehir boyutunda konut: Noktasal uygulamalar yerine, “kim için, ne zaman, nerede, ne kadar, nasıl” konut yapılacağının belirlenmesi,
•Kentsel planlama, kentsel tasarım konularında kamu kuruluşları arasındaki yetki karışıklığının giderilmesi,
•İmar planlarının delinmemesi. Noktasal imar uygulamalarından kaçınılması,
•Yerleşmelerde aşırı yoğunluklardan kaçınılması,
•Teknik altyapı kadar sosyal altyapıya da önem verilmesi,
•Doğal ve tarihsel çevrenin korunması,
•Planlama ve uygulamada mimarlığın, mühendisliğin ön planda tutulması; bu anlayışta başta TOKİ olmak üzere bütün kamu kuruluşlarının özel kesime örnek oluşturması,
•Yerleşim ve yapım kalitesinin bilgiyle yükseltilmesi,
•Konut metrekarelerinin azaltılması,
•Konut yerleşmelerinin korunaklı, ayrıcalıklı, kapalı birimler olmaktan çıkarılıp toplumsal mozaiğe uygun hale getirilmesi.
Alt gelir gruplarının konut sorununun çözümüne gelince… Dünyada bu sorunu çözebilmiş ülke-bildiğim kadarıyla-yok. Ülkemizin bütün kaynakları aktarılsa bile aylık hane geliri 400-650 YTL arasında değişen grubun konut sorununu çözmek olanaklı görünmüyor. Bu bakımdan, çabaların bir bölümü de konut gereksinmesinin azaltılması, bunun için de öncelikle nüfus planlaması çalışmalarının geliştirilmesi doğrultusunda yoğunlaştırılmalı.

1. Yavuz, Yıldırım; “1923-28 Ankara’sında Konut Sorunu ve Konut Gelişmesi, Tarih İçinde Ankara”, s.233, ODTÜ Ankaralılar Vakfı, Ankara 2000.

Resim altı
11 Ekim 1994; Vénissieux’de Minguette Mahallesi’ndeki dört HLM bloğunun dinamitle yıkılması. Dok.: Le Monde 2, 4 Şubat 2006.