Kupanın Düşündürdükleri Kaynak : 03.07.2002 - Cumhuriyet Gazetesi | Yazdır

FİFA 2002 Dünya Kupası’nda üçüncü olan Ulusal Takımımızın Kore’den İstanbul’a dönüşü çok görkemli oldu. Bu dönüş beni yıllar öncesine götürdü.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Kore ikiye bölünmüştü. Zaten dünya da iki kampa ayrılmıştı. Kuzey Kore’nin arkasında Sovyetler Birliği ve Çin, Güney Kore’nin arkasında ise ABD vardı. 1950’de iki Kore arasında başlayan savaşta Güney Kore’ yi desteklemek amacıyla, Birleşmiş Milletlerin (ve kuşkusuz ABD’nin) çağrısı üzerine, Hükümet Nato’ya girme beklentisi içinde biraz fazla cömert (!) davranarak bir tugay göndermişti. Kore savaşı ABD’nin komünizmin yayılmasını önlemek amacıyla uyguladığı müdahale politikasının ilk örneğiydi. Anzaklar’ın Çanakkale’ye gittikleri gibi güle oynaya giden askerlerimizden bir bölümü, çok tartışılır bir savaşta şehit düştü, bir bölümü gazi oldu. Savaşın sürdüğü üç yıl içinde, çarpışmalarda bine yakın er ve subayımızı yitirmiştik. Ulusal Takımın Kore dönüşü bana ilk askeri kafilenin dönüşünü anımsattı. O gün de İstanbul’u büyük bir heyecan dalgası sarmıştı. Gelenler yakınlarıyla Selimiye Kışlasında buluşacaklardı. O sıralarda öğrenciydim; arkadaşlarla bu buluşmayı izlemeye gittik. Kışlanın ortasındaki koskoca avlu tıklım tıklım doluydu. Sivil-asker herkes büyük bir heyecan içinde yakınlarını arıyordu; buluşanların yüzünde buruk bir mutluluk okunuyordu. Sevinenler, üzülenler, gözyaşları…

Bu kez durum farklıydı. Yeşilköy – Taksim arasında ve Taksim’de büyük bir mutluluk vardı. Dünyanın en yaygın ve gözde sporu futbolda dünya üçüncüsü olmuştuk. Başarıya susamış bir toplum için bu, doğal ki çok büyük bir olaydı. Üstelik bu kupa sürprizlerle doluydu: çok

ünlü Avrupa ve Güney Amerika takımları elenmişler, buna karşılık Türkiye ve Güney Kore yarı finale kalmışlardı.

Türkiye- Güney Kore maçı sporun toplumsal açıdan nasıl algılanması gerektiğinin güzel bir örneğini ortaya koyan bir ders gibiydi. Stattaki Koreli seyircilerin çok önemli bir bölümü Türkiye formaları giymiş olarak bizim takımımızı destekliyorlardı. Bu, acaba yıllar önce kendileriyle ortak bir kaderi paylaşmış olanların anısına adanan bir dayanışma gösterisi miydi ? Maç sonrasında her iki takım oyuncularının birbirleriyle kucaklaşmaları, seyircileri kol kola selamlamaları “fair play ” tarihine geçecek anlamlı sahnelerdi.

Ulusal takımımız yalnızca, başarıya susamış Türkiye’yi coşturmakla kalmadı; ezilmiş ve ezilmekte olan ülkelere de umut ve esin kaynağı oluşturdu. Sık sık yinelenen, “Dünya bizden bahsediyor” söylemine bu açıdan bakmak önemlidir. Yoksa, futbolda sağlanan başarıyla turizmin patlamasını ya da ekonominin düzelmesini beklemek boşunadır. Kanıt olarak, futbolda çok ileri durumda olan Brezilya ya da Arjantin ekonomilerinin tarihine bakmak yeter de artar bile. Asıl büyük etki toplumsal alanda olacaktır. Başarı huzur getirir, birleştirir, kaynaştırır. Toplum, dayanışma ve özgüvenle kilitlenir. Çıta yükselir; başka alanlarda yeni başarılar kovalanır. Ulusal takımın başarısının gerisinde, Galatasaray’ın başarılarının, 12 Dev Adam’ın Avrupa ikinciliğinin bulunduğu gözardı edilmemeli.

Son zamanlarda Türkiye yalnızca sporda sevinebiliyor. Bu coşkuyu yaşatanları, başarıda emeği olan herkesi yürekten kutlarım.