Mimarlığın Önündeki Güncel Engeller Kaynak : 01.05.1999 - Yapı Dergisi - 210 | Yazdır

Mimarlık alanındaki işsizlik genelde yalnızca Türkiye’ye özgü değil. Bugün Avrupa’da da mimarlar işsizlikten yakınıyorlar. Yalnız, onların durumu bizimkinden çok farklı. Avrupalılar kentleşme olgusunu tamamladıkları ve İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki konut açığını da giderdikleri için bu alanda artık, mimarlara iş düşmüyor. Var olan mimar sayısı da geri kalan inşaat yatırımları ve yenileme çalışmaları için fazla geliyor.
Bu durumda ülkeleri, onlar için bazı destekleme çözümleri düşünüyor. Örneğin, dış ülkelerden iş almaları destekleniyor. Türkiye’de ise durum değişik. Kentleşme sürüyor, konut alanında büyük bir gereksinme hâlâ var, ama sorun çoğu kez, gecekondu ve kaçak yapılaşmayla çözülüyor. Kamu yapıları çoğunlukla, doğrudan mimarlara, mühendislere değil de müteahhitlere yaptırılan projelerle gerçekleştiriliyor. Özel sektör ise son zamanlarda büyük yatırımları için yabancı mimar arayışında.. Kamu kesiminin dış krediye dayalı yatırımlarında da yabancı mimarların projelerinden yararlanılıyor.

YAPI’nın Mart ‘99 sayısında, “Geleceğin Mimarlığı, Mimarlığın Geleceği” başlıklı yazımla bu olguya değinmiştim. Aynı yazı Cumhuriyet Gazetesi’nde de yayımlandı (1). Her iki yazı üzerine bana hak veren pek çok yankı geldi. Gelen yazılardan bir bölümüne YAPI’da yer verdik.

Ülkedeki yabancı hayranlığı, efendimiz (!) sermayenin de dışa yönelmesine, her mal ve hizmetin olduğu gibi “mimarlık”ın da ithal edilmesine yol açıyor. Doğal ki, sorun yalnızca mimarların iş bulması sorunu değil; Türkiye’nin kültürel kimliği, geleceğinin mimarlığı, geleceğe bugünden ne kalacağı sorunu; yoksa, işsizlik sorunu değil.

Rahmetli Vedat Dalokay anlatmıştı.. İslamabad camisi projelerinin tümüyle bitirilmesinin ardından büroda iş boşluğu oluşmuş. Bekleyiş döneminin uzun süreceği anlaşıldığından, çalışanların büyük bir bölümü işten ayrılmış, bir bölümü de ücretsiz izinli.. Kısacası büro boşalmış. İşte o günlerde, Dalokay’a iş vermeyi düşünen bir yabancı grup, ön görüşmeler için Ankara’ya gelmiş. Dalokay gelenlerle ilgilenmiş, bol bol yedirip içirmiş, Ankara’nın görülebilecek bütün yerlerini gezdirmiş. Ancak, konuklar ille de Dalokay’ın bürosunu görmekte ısrarlılar. Dalokay atlatmaya çalışıyor. Olmuyor.. Sonunda topluca büroya gidiyorlar. Çalışan yok.. Bomboş bir büro.. Konukların bu konudaki hayretini gidermek üzere Dalokay, bilinen kıvrak zekâsıyla hemen bir açıklama bulup aktarıyor:
“Bugün, bir arkadaşları evleniyor.. Topluca oraya gittiler..”  Geçenlerde Taşkışla’daki bir toplantı sırasında, Türkiye’de bugün var olan 30 bin mimara yeterli iş sağlanamaması üzerinde görüşler dile getiriliyordu. Toplantıda bulunan kimi mimarlık öğrencilerinin, okulu bitirdikten sonraki iş olanakları konusunda kaygılarını dile getirmeleri üzerine Prof. Altan Öke anlattı. Kendisine de yıllar önce, bürosunda çalıştığı Mimar Asım Kömürcüoğlu gerilerde kalmış bir anı olarak anlatmış.

Olayın geçtiği tarihlerde İstanbul’da yalnızca 5 mimar varmış (Belki gayrimüslimleri saymıyorlar, ama onların da sayısı kuşkusuz çok az). Mimar sayısının azlığına karşılık iş yine yokmuş. Asım Kömürcüoğlu da o sıralarda işsiz.. Arkadaşı, Darülfünün Emini (bugünün İstanbul Üniversitesi Rektörü) İsmail Hakkı Bey (Baltacıoğlu), “Asım” demiş, “madem ki işin gücün yok, gel de bizim mektebin bahçesini düzenle..”
İstanbul Üniversitesi’nin bahçesi böylece düzenlenmiş; Asım Kömürcüoğlu bu işle boşluk gidermiş (2). Mimarlık alanında işler böyle.. Buna karşılık, sürekli olarak yeni mimarlık okulları açılıyor ülkemizde. Açılan bu yeni okullara da “iş azlığı” gözlüğüyle bakmadığımı hemen belirteyim. Yukarıdaki öyküler mimarların işsizliğe yıllardan beri çok alışık olduklarını göstermeye yetmiyor mu? Bugün de pek çok ünlü mimarlarımızın bürosunda resim tahtalarının üstü (isterseniz “bilgisayarları” diyebilirsiniz) bomboş. Mimarlığımızın sorunları yalnızca yukarıdakilerden ibaret değil; bir de çok önemli eğitim sorunu var. Okullara ilişkin düşüncelerimiz daha çok, bunların nitelikleri, öğretim düzeyleri üzerinde odaklanıyor. Yeni üniversiteler politik baskılar ya da politik yatırımlar ve göstermelik istatistiklerin sözümona iyileştirilmesi için kuruluyor. Ayrıca bunlara ek olarak, vaktiyle 1960’lı yıllarda açılıp daha sonra Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılan özel yüksek okullar deneyiminin ardından bu kez 1982 Anayasası’nın yaktığı yeşil ışıkla vakıf üniversiteleri kurulmaya başlandı.. Yine YAPI’nın Ocak ‘99 sayısında Türkiye ve KKTC’deki mimarlık okullarına ilişkin olarak yayımladığımız bir araştırmanın rakamsal verileri bu üniversitelerdeki mimarlık okullarının düzeylerine ilişkin bilgiler ve ipuçları verebiliyor. Vakıf üniversiteleri, eski özel yüksekokullardan farklı olarak, devletten parasal destek alıyorlar. Rektör ve dekanları, Mütevelli Heyetçe atanıyor. Mütevelli Heyeti, okulun kurucusu atadığına göre, rektör ve dekanlar da kurucu, yani üniversitenin sahibi tarafından atanmış olmuyor mu?

Bu atama prosedürü konusunu daha önce düşünmemiştim. Bu konuya, Demirtaş Ceyhun dikkatimi çekti. Biz Devlet üniversitelerindeki, Cumhurbaşkanı onaylı YÖK atamasına karşı çıkarken vakıf üniversitelerinde bu işi birileri kendi kendilerince yapıveriyorlar. Sormak gerekiyor:
“Acaba akademik unvanlar hangi ciddi prosedür içinde veriliyor?”
Bu da ayrı bir merak konusu. Meslek odalarının ve köklü üniversitelerimizin, mesleğin ve o meslek için gerekli eğitimin düzey ve onurunu korumak ve kollamak görevini gözardı ettiklerini düşünmek istemiyoruz.

(1) Cumhuriyet, 2 Nisan 1999, s. 2.
(2) Bilindiği gibi, Beyazıt Meydanı’nın fotoğraflarda kalan havuzlu eski düzenlemesi de Mimar Asım Kömürcüoğlu’nundur.