Mimarlık Eğitimi Aldatmacası ya da “Hayali Mimarlık Eğitimi” Kaynak : 01.06.1990 - Yapı Dergisi - 103 | Yazdır

Mimarlık eğitim kurumlarıyla ilgili olarak çok kısa bir süre önce yaptığımız bir araştırma ülkemizdeki mimarlık öğretiminin tam bir çıkmazda olduğunu gösteriyor. Türkiye’de bulunan 11 mimarlık okulundaki öğrenci, öğretim elemanı ve bu okulları bitiren kişileri sayısal olarak inceleyen araştırmanın sonuçlarını gösteren çizelgeyi ayrıca sunuyoruz.
Sonuçlar gösteriyor ki, okulların büyük bir çoğunluğu öğretim elemanı sayısı bakımından son derece yetersiz, hatta feci bir durumda, örneğin Türkiye’nin öğrenci sayısı bakımından en büyük üniversitelerinden biri olduğu ileri sürülen Eskişehir’deki Anadolu Üniversitesi’nin Mimarlık Bölümünde görevli profesör sayısı “sıfır” . Evet yanlış okumadınız. Bu okulun profesörü yok, yani hocasız bir okulla karşı karşıyayız. Doçent sayısı ise yalnızca 2; ayrıca 7 yardımcı doçenti var. Buna karşılık öğrenci sayısı 200. Diyarbakır’daki Dicle Üniversitesi Mimarlık Bölümünde ise 1 profesör, 2 yardımcı doçent, 1 öğretim görevlisi ile 9 araştırma görevlisi, yani asistan bulunuyor. Ancak bu okuldaki profesör de mimar olmayıp, makina mühendisidir; iki yardımcı doçentten biri matematikçi, tek öğretim görevlisi ise, orman mühendisi. Buna karşılık, mimarlık adayı öğrencilerin sayısı 129, Bu okulda, öğretim elemanlarının uzmanlık durumlarını dikkate aldığımızda, bir öğretim elemanına kaç öğrenci düştüğünün hesabına girişmeyi bile son derece gereksiz buluyoruz. Dicle Üniversitesi Mimarlık Bölümü bu durumuyla bugüne kadar 54 mezun vermiş.
Hesaplamayı öteki okullar için yaptığımızda ise karşılaştığımız durum şöyle:
Bir profesöre düşen öğrenci sayısı, 9 Eylül Üniversitesi Mimarlık Bölümünde 62 . Bu oran, Gazi Üniversitesinde 151, İTÜ’de 25, Karadeniz Üniversitesi’nde 107, MSÜ’de 41, ODTÜ’de 119, Selçuk Üniversitesi’nde 324, Trakya Üniversitesi’nde 242, Yıldız Üniversitesi’ nde 57 .
Yine aynı okullarda öğretim üyesi, yani profesör, doçent, yardımcı doçent toplamına düşen öğrenci sayıları ise şöyle:
Anadolu Üniversitesi 22, 9 Eylül Üniversitesi 17, Gazi Üniversitesi 27, İTÜ 15, Karadeniz Üniversitesi 23, MSÜ 24, ODTÜ 26, Selçuk Üniversitesi 162, Trakya Üniversitesi 69, Yıldız Üniversitesi 27.
Burada da dengesizlikler derhal göze çarpıyor.
Ayrıca, yıllardan beri öğretim yapan eski, köklü üniversitelerimizde de profesör ve doçent sayıları arasında büyük bir dengesizlik var. Bu okullarda profesör sayısı, doçent sayısının çok üzerinde; denilebilir ki piramit tersine kurulmuş. Buna karşılık öteki okulların çoğunda profesör sayısı, yukarıda da belirttiğimiz gibi son derece yetersiz. Profesörlerin azlığı karşısında, öğrencileri bir yana bıraksak bile doçentleri, yardımcı doçentleri kim yetiştirecek, kim yönlendirecek? Bunların kendi kendilerini yetiştirmeleri, bilimsel bir yol olmasa gerek. Kaldı ki mimarlık öğretimi, pratikte, bir bakıma usta-çırak ilişkisine dayanır. Yetişmiş öğretim elemanı sayısındaki yetersizlik kuramsal alanda olduğu kadar, bu ilişkinin kurulmasında da en büyük engeldir.
Çizelgenin incelenmesiyle daha başka hesaplar yapılması, konunun başka yönleriyle de irdelenmesi olanaklıdır. Ancak, çıkacak sonuçların hep-iç karartıcı türden olacağı da açıktır.
Bir başka olumsuz durum da öğretim sürelerinden kaynaklanmaktadır. 1960’lı yıllarda haftada 36 saat olan ders programı daha sonra 22 saate kadar indirilmiştir. Yine o tarihlerde, Avrupa sistemine uygun 5 yıl süreli öğretim, anglo-sakson sisteminin benimsenmesiyle 4 yıla indirilmiştir. Süreler bakımından öğretimin % 51 azaldığı hemen hesaplanabilir. Ayrıca ders dışı ve okul sonrası meslek içi eğitim olanakları da Türkiye’de çok sınırlıdır. Ders saatleri azaltılarak bunlardan, etkin katkılar beklemek fazla iyimserlik sayılmalıdır.
Geçenlerde kendisiyle görüştüğüm Lyon Mimarlık Okulu’nun Yöneticisi Dominique Prat Fransa’da mimarlık eğitiminin 5 yıl olduğunu, ancak ortalama okul bitirme süresinin 7 yılı bulduğunu belirtiyordu. Okulu bitirenler, isterlerse ayrıca yüksek lisans öğrenimi görebiliyorlardı.

Yukarıda çıkardığımız sonuçlar bile durumun ne denli korkunç ve vahim olduğunu açık seçik ortaya koyuyor. Bütün bu yetersizlik ve dengesizlikler karşısında söylenebilecek tek söz, Mimarlık Eğitimi bakımından bugün ulaştığımız noktanın bir felaket olduğu ve YÖK sisteminin iflas ettiği şeklindedir. YÖK’ün kuruluştaki amaçları, üniversite sayısını arttırıp yaygınlaştırmak, öğrenci sayısıyla öğretim üyesi sayısını arttırmak, bunun yanı sıra öğretim kadrolarını yurt yüzeyindeki üniversitelere dengeli olarak dağıtmaktı. 11 mimarlık okulunun bugünkü durumu amaçların tümüyle gerisinde kalındığını gösteriyor. Öteki meslek dallarının da o mesleklere bağlı kişilerce analitik olarak incelenmesinin sonsuz yararlar sağlayacağı kanısındayız. Öteki meslek dallarında da durumun mimarlıktakinden daha parlak olması için herhangi bir neden olduğunu sanmıyorum. Nitekim geçenlerde ANKA’ nın “1 profesöre 78 öğrenci” başlıklı bir haberinde şöyle deniyordu: “Tıp fakültelerindeki eğitim kalitesinin düşüklüğü, TBMM tarafından araştırılırken bazı tıp fakültelerinde bir profesöre karşı 78 öğrenci bulunuyor. Edirne Trakya Üniversitesi’ nde ise öğrenciler daha şanslı durumda. Bu fakültede 9 profesör, 11 doçente karşı 1157 öğrenci öğrenim görüyor. Bu okulda bir öğretim üyesine 58 öğrenci düşüyor.”
Buna karşılık, Hükümet’in yükseköğretim konusunda parlak yeni projeleri var: “200 bin nüfusa gelmiş illerde öncelikle üniversite açılmalıdır. Bundan sonra Devlet için birinci konu öğretim sorunudur. Türk insanının büyük bir kısmının üniversite mezunu olması gerekmektedir” (1).
Mimarlık alanında durum, mesleğin uygulanması bakımından da gerçekten, fecidir çünkü okulu bitiren herkes eşit haklarla mesleği uygulama yetkisine sahiptir. Başka ülkelerde olduğu gibi herhangi bir staj, baraj ya da yeterlik sınavı söz konusu olmadığından, okulu bitiren kişi en geniş yetkilerle donatılmış olarak mesleğini uygulayabilmektedir. Bugün okulu bitiren, yarın gökdelen dikebilecektir. Yani bugün diploma, yarın gökdelen… Konu bu kadar basit.
Şimdi, mimarlık okullarından bir bölümünün, bugünkü durumlarıyla, gerçekten mimar yetiştirdiklerine bizi kim inandırabilir?
Bir makina mühendisi profesör ve biri matematikçi iki yardımcı doçentten oluşan öğretim üyesi kadrosuyla bir okul nasıl mimar yetiştirebilir? Bu okullar her yıl YÖK’ün talimatı doğrultusunda en çok sayıda öğrenci almaya çalışıyor ve mimar unvanıyla mezunlarını vermeye devam ediyorlar. Açıkça söyleyelim: bu okulların öğrencileri ve mezunları mimar olacakları vaadiyle aldatılmışlardır. Belki de mimarlığın ne olduğunu bile anlamadan “mimar” diplomaları ellerine tutuşturulmaktadır.
Mimarlar Odası bu konuda ne düşünüyor acaba? Aydın Boysan’ın dediği gibi “yine ne sorsanız Tarlabaşı” mı diyecek? Odanın başka bir yozlaşma sırasında, özel yüksekokullar konusunda verdiği onurlu savaşımı anımsamamak olanaksızdır. O savaşımın sonucunda Anayasa Mahkemesi, eğitimi yozlaştıran bu kuruluşların kapatılmasına karar vermişti.
Sayısal çarpıtmalarla Avrupa’ya yaranmaya ve yamanmaya çalışırken, bu kez hepimiz aldatılıyoruz: 29 üniversitemiz, şu kadar üniversite öğrencimiz, şu kadar telefonumuz, şu kadar kadın oto sürücümüz ve 22 bin mimarımız var diyerek… Sözde her şey var, ama hiç bir şey yok. Haydi hayırlısı.

(1) Orhan Tokatlı, Çankaya’dan Reform Atakları, Milliyet 31.3.1990

YAPI 103 kopya