Mimarlık Eğitimi Üzerinden Yükseköğretime Bakış Kaynak : 03.04.2016 - İTÜ Dergisi | Yazdır

Harvard Design School, 2000'li yıllar

Ülkemizin belki de en önemli konusu eğitim. Son zamanlarda ilköğretim ve ortaöğretimde yaşanan olumsuzluklar giderek artarken ciddi sorunları da birlikte getiriyor. Eğitim giderek, “akıl-düşünme-bilgi” temelinden, inanca kaydırılıyor; bilim ve akıl yerine inanca dayalı bir sistem kurgulanıyor. Bu, çocuk ve genç nüfusu hayli yoğun olan ülkemizin geleceği için karanlık bir gidiştir.

Biliyoruz ki eğitim-öğretimin kendisi kadar niteliği de çok önemlidir. Eğitimin amacı, çevresine ilgi duyan, sorgulayan, doğayı anlamaya çalışan, meraklı, canlı, kişilikli, özgür düşünceli, yaratıcı, uygulayıcı kuşaklar yetiştirmek olmalıdır.

Gelelim yükseköğretime… Mevcut sistemde ortaöğretim, doğal olarak öğrencileri, yükseköğretime hazırlamaktan da geri kalıyor. Öğrenci sayısının çokluğu karşısında Yükseköğretim Kurulu (YÖK)’ün hedefi, yükseköğrenim kapısına gelmiş gençleri pragmatik çözümlerle bir yere yerleştirmek haline gelmiş durumda. Bu amaçla, büyük bir hızla, üniversite adı altında okullar açılıyor: Bunlar, eğitim nitelikleri ve düzeyleri kuşkulu devlet ya da vakıf okulları… 2015 sonunda ülkemizde 193 üniversite bulunuyordu. Bunlardan 109’u devlet, gerisi Vakıf üniversitesidir. Yükseköğretimdeki toplam öğrenci sayısı 6.062.886… Şimdi iki yeni tür üniversitenin daha getirileceğinden söz ediliyor: özel üniversiteler ve yabancı üniversiteler.

Benzer bir furya 1960’lı yıllarda tümüyle ticari amaçla kurulmuş “Özel Yüksekokullar”la yaşanmış ve 1970 başında, o okullar anayasaya aykırı bulunarak Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmış, korunması gereken birkaçı da kimi devlet üniversitelerine eklenmişti. Şimdi benzer bir süreç yeniden yaşanıyor. Çeşitli dallarda iyi devlet okulları ve iyi vakıf okullarının yanısıra gerekli niteliklere ve düzeye hiç sahip olmayan yüzlerce okul söz konusu. Çaresiz öğrenciler, niteliği belirsiz o okullara girebilmek için kıyasıya bir yarış içindeler.

1997 yılı sonunda yitirdiğimiz ünlü bilim insanı, övüncümüz Ord.Prof.Dr.Cahit Arf, “üniversite diye ortaokullar” açtığımızı belirtiyor ve “Türkiye, özellikle son otuz yıl içinde, diplomalı cahil sayısının artışıyla övünen bir ülke oldu” diyordu (1). Arf, yakınmakta haklıydı. Biliyoruz ki üniversiteler yalnızca bilginin toplanıp dağıtıldığı değil, aynı zamanda, üretildiği kuruluşlardır.

Mimarlık Eğitimi / Avrupa’da Durum

Yazımı, son günlerde yukarıdaki düşüncelerin de itmesiyle ayrıntılı olarak incelediğim mimarlık okulları örneği üzerinden sürdürmek istiyorum.

Türkiye, dünyada mimarlık eğitiminin en kısa süreli olduğu az sayıdaki ülkelerden biri… Bizde mimarlık eğitiminde süre yalnızca 4 yıl, oysa Avrupa’da en az 5 yıl. 4 yıllık eğitimin mimarlık mesleğini uygulayabilmek için yeterli olmadığını bütün köklü üniversitelerimiz kabul ediyorlar. Ona karşın sistem sürüp gidiyor. Bizde dört yılın sonunda, ABD ve Avrupa’dakinin aksine, bütün meslekî yetkilerle donatılmış olarak bir mimarlık diplomasına sahip olunuyor; mesleğe kabul, mesleki yetkinliği belirleme türünden herhangi bir süzgeç yok.

Avrupa Birliği, “insana en çok yönelik” saydığı üç mesleğin öncelikle yasalarla düzenlenmesini öngörüyor. Bunlar Hukuk, Tıp ve Mimarlık’tır. Mimarlık için ülkemizde AB üyeliğine uyum hazırlıkları kapsamında birkaç yıl önce okullar için özellikle akreditasyon (düzey belirleme – derecelendirme)  odaklı bazı hazırlıklara başlandığını biliyoruz. Şu anda bu hazırlıklar ihmale uğramış durumda. Bugün bizde sürdürülen mimarlık eğitimi, UNESCO ile Uluslararası Mimarlar Birliği UIA’nın birlikte yayımladıkları “Mimarın Eğitimi Tüzüğü”ne (2) de, Avrupa Konseyi’nin “Mimarlık Eğitimi Direktifi”ne (3) de uymuyor.

Bizde Mimarlık Eğitimi

Ülkemizde ve KKTC’deki mimarlık okullarının sayısı anormal bir hızla artıyor. Şu anda toplam 131 mimarlık okulu var; 2015 yılı sonuna kadar bunlardan 115’i öğrenci almış durumda. İçmimarlık okulları bu rakamın dışında. Buna karşılık, örneğin Fransa’da yalnızca 22 mimarlık okulu var. Öteki Avrupa ülkelerindeki mimarlık okulu sayıları bizimkinin çok altında. Bizdeki bu sayı, belki de bir dünya rekorunun karşılığıdır. Bu durum, bir çarpıklığı ortaya koymuyor mu? Öğrenci kontenjanları da okulların nitelik ve kapasitesi gözetilmeksizin her yıl sürekli olarak artırılıyor.

Okulların eğitim düzeyleri arasında da büyük farklılıklar var. Sorun, yalnızca vakıf okullarına özgü değil; devlet okulları için de söz konusu. Her şeyden önce bu kadar okul için gerekli yetişmiş öğretim kadromuz yok. Ayrıca vakıf okullarının, öğretim kadroları için sağladıkları ücret avantajıyla devlet üniversitelerini kemirdikleri de biliniyor. Bu durumda, okulların büyük bir bölümü eksik altyapı ve yetersiz öğretim kadroları ile eğitim (!) sürdürüyor. Okulların akreditasyon süreci, yukarıda da belirttiğimiz gibi, yeni ve çok gerilerde. Büyük çoğunluğu akredite olmadığı halde, diploma üreten bu okullardan hangilerinin gerçekten mimarlık okulu olduğunu bilemiyoruz. Üstelik bir bölümü de İngilizce (!) eğitim verdiği iddiasında… Okulların akreditasyon sürecine bir an önce işlerlik kazandırmak gerekiyor.

Öteki Dallarda Durum

Durumun, mühendislik dallarında da farklı olmadığı biliniyor. Kurulan üniversitelerde en çok açılan fakültelerden biri de “Mühendislik ve Mimarlık fakültesi”… Gelinen nokta, ülke mimarlığı için de, mühendislik dalları için de tehlike çanlarının çalmakta olduğunu gösteriyor. Bir an önce, köklü üniversitelerimizin yanısıra, her meslek dalında, sorumlu meslek kuruluşları kendi araştırma ve incelemelerini yapıp sonuçlarını ve önerilerini ortaya koymalılar. Bu, onların yükümlülükleri arasındadır.

YÖK, çok kısa bir süre önce Hukuk, Tıp, Mimarlık ve Mühendislik için ÖSYM başarı sıralaması üzerinden bir kısıtlama getirdi. Tıp için ilk 40 binin, Hukuk için ilk 150 binin, Mimarlık için ilk 200 binin ve Mühendislik için de ilk 240 binin içinde olmak gerekiyor. Mimarlık ve Mühendisliğe getirilen bu barajların yeterli bir önlem oluşturmayacağı çok açık. Zaten YÖK Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği de yayımladığı bir açıklamada, “YÖK olarak, tıp, hukuk, mühendislik ve son olarak eklenen mimarlık programlarına ilişkin başarı sıralaması sınırının tek başına bu alanlara kaliteyi getirmeyeceğini, yükseköğretimde özellikle çıktıyı ve mezuniyet yetkinliğini dikkate alan başkaca kararların alınmasının da gerektiğini bilmekteyiz… Meslek icrası için sadece YÖK’ün değil diğer ilgili paydaşların da katkı sağlayacağı bir “mesleki yeterlilik sınavının” olması gerektiğini düşünmekteyiz. Bu konuya ilişkin bir yasa taslağı üzerinde çalışılmaktadır” demektedir (4). Doğal ki sorun, öğrenci kabulü ile sınırlı değil.

25 yıl önce de Mimarlık ve İnşaat Mühendisliği eğitimine ilişkin yazılar yazmıştım (5,6). Durum, o zaman da pek parlak değildi, ancak bugünün sayısal büyüklükleri nedeniyle o zamanki durumun bugünkünden daha kötü olmadığını ekleyelim. Bugün yeni kuşakların eğitimleri, düşük nitelikli eğitim kurumları ve yetersiz programlarla savuşturulmaktadır. Bu durumdan ciddi eğitim kurumlarının da acı duyduklarını ve yakındıklarını biliyoruz. Ayrıca, sorunun yalnızca mimarlık ve mühendislik dallarında değil, bütün dallarda olduğunu hatırlayalım.

Ne yapmalı?

Hiç zaman yitirmeden samimi bir şekilde sorgulamak gerekir: Çağdaş ölçütlerle okullarımız ne kadar okul, üniversitelerimiz ne kadar üniversite?… Ülkenin geleceği bu sorunun yanıtıyla çok yakından ilgilidir. Bugün, dünya standartlarının altında yetersiz bir eğitim ve öğretim sistemiyle çağdaş dünya uygarlığına ayak uydurmamız olanağı görünmüyor.

  1. Batur, E., Kafamız düzelmeden dil de, imlâ da düzelmez, # Tarih Dergisi, s.8, Ocak 2015.
  2. Charte de la Formation des Architectes UNESCO/UIA
  3. 2005/3G/CE Direktifi
  4. YÖK Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği’nin 13.11.2015 günkü açıklaması.
  5. Hasol, D., Mimarlık Eğitimi Aldatmacası ya da “Hayali Mimarlık Eğitimi”, Yapı Dergisi, s.103, Haziran 1990. www.doganhasol.net
  6. Hasol, D., Hayali İnşaat Mühendisliği Eğitimi, Yapı Dergisi, s.105, Ağustos 1990. www.doganhasol.net