Mimarlık Politikası Kaynak : 01.12.2000 - Yapı Dergisi - 229 | Yazdır

Türkiye’nin gündeminde mimarlık var mı? Hepimiz biliyoruz ki, yok. Türkiye’nin bir “mimarlık politikası var mı?” O da yok.

Bir süre önce, Finlandiya Hükümeti’nin, anahatlarını, ilkelerini belirleyerek ilân ettiği ülke mimarlık politikasını Yapı’nın 224’üncü sayısında anlatmış, hattâ metni Türkçe’ye çevirerek sunmuştum. Finlandiya’nın ülke çapında izleyeceği mimarlık politikası Fince, İsveçce, Fransızca ve İngilizce kitapçıklar haline getirilmişti ve ilgilenen herkese dağıtmaktaydı. Aalto’nun ülkesi, mimarlığın ne olduğunu biliyordu, önemini kavramıştı. Finlandiya Başbakanı Paovo Lipponen, mimarlık politikası kitapçığının önsözünde şunları söylüyordu: “Mimarlık kültürün aynasıdır. Yapılanmış çevre toplumun çeşitli dönemlerde onayladıklarını ifade eder. Bugünün değerleri yarın görünür hale gelecektir. Bunun içindir ki, mimarlık çok önemlidir.” Acaba Sinan’ın ülkesi Türkiye 2000 yılının sonlarında, bırakın önemini kavramayı mimarlığın ne olduğunun farkında mıydı?

Bugün Türkiye’nin, iyi mimarlık doğrultusunda bir tasası yok; bırakın politikasını, yasası da yok. Daha doğrusu bazı içi boş yasalar var, ama Türkiye’nin bugünkü gereksinimini karşılamaktan çok uzak, eskimiş, çağdışı kalmış yasalar. Şöyle bir özetleyelim: Anayasadan başlarsak, T.C. Anayasası’nda “mimarlık” yok; yalnızca bir madde, “Konut Hakkı” maddesi (M.57) mimarlıktan söz etmeksizin mimarlığa ve mimarlığın şehir planlaması boyutuna biraz yaklaşıyor, “Devlet şehirlerin özelliklerini ve çevre şartlarını gözeten bir planlama çerçevesinde, konut ihtiyacını karşılayacak tedbirleri alır, ayrıca toplu konut teşebbüslerini destekler” diyor.

Yasalarda mimarlık ne kadar var? 1938 yılında Mühendislik ve Mimarlık Hakkında Kanun çıkarılmış (17.6.1938 Kanun No: 3458). Bu yasa mimarlık ve mühendislik hizmetlerini düzen altına almayı, mimarlık ve mühendislik hizmetlerini diplomaya bağlayarak mesleği korumayı amaçlıyor. Mesleği ve meslek adamlarını korumak amacıyla çıkarılmış, ama sonuçta imzacılığa yol açmış.

Daha sonra çıkarılan bir yasa, 6235 sayılı Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Kanunu. Meslek odalarının kuruluşunu ve örgütlenmesini sağlayan bu yasa (1954), daha sonra 7303 sayılı yasayla kısmen değiştirilmiş. 1956’da çıkarılan İmar Kanunu da yapılaşmayı düzenlemek amacıyla çıkarılmış, mimarlığa kıyısından kenarından değinen bir yasa.

Bütün bu yasalar, bir kültür ve sanat olayı olarak mimarlık’ı doğrudan destekleyen yasalar değil, daha çok, mühendislik mesleğinin örgütlenmesini sağlarken mimarlığa da değinen yasalar. On yıl kadar önce Mimarlar Odası bünyesinde başlatılan ve bağımsız bir “mimarlık meslek yasası” hazırlanması doğrultusunda sürdürülen çalışmalar mimarlık çevrelerini uzunca bir süre meşgul etmesine karşın, taslak üzerinde bile bir uzlaşma sağlanamadı.

Kocaeli ve Düzce merkezli depremlerin ortaya çıkardığı korkunç sonuca bir tepki olarak son zamanlarda çıkarılan önce 595 sayılı (1), sonra da 601 sayılı (2) kanun hükmünde kararnameler, tepki kararnameleri olmanın ötesine geçemiyor ve sağlam binalar yapmak üzere mühendislik denetimine dayalı bir sistemi oturtmaya çabalıyor. Bu kararnameler ve onlara bağlı yönetmelikler mimarlığı hiç dikkate almıyor. Amaç, yalnızca sağlam, depremde yıkılmayacak yapılar elde etmek. Bu kararnamelerin hazırlanmasına önayak olan bugünkü Bayındırlık Bakanlığı’nın anlayışında mimarlık’ın yeri olmadığı için, gündeminde de kararnamelerinde de mimarlık yok. Ülke bu anlayışla mimarlık çizgisi dışında yalnızca yapılaşıyor.

Bugün Türkiye’de mimarlığa talep yok. Kamu yapılarında mimarlık ön planda değil; mimarî proje yarışmalarının giderek azalması kamunun mimarlığa verdiği önemin azaldığının bir başka göstergesi. Özel yatırımcılarda ise bir yabancı mimar hayranlığı modası başladı. O açıdan bakınca Türk mimarlığı yabancı (çoğu ABD’li), sıradan mimarlara emanet. Kısacası, mimarlık sahipsiz, korumasız. Son zamanlarda umut verici tek doğru ses, 1 Temmuz 2000 günü Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in Mimarlar Odası’na gönderdiği mesajla geldi. O satırları, tarihsel belge değerini göz önünde tutarak buraya aktarmak istiyorum.

“İnsan, yaşadığı çevreye zaman içerisinde sahip olduğu teknolojik araçlar ve kültürel birikimleriyle biçim vermiştir.

İnsana yaşam alanı olan fiziksel ve yapay çevreyi çoğu zaman insanın gereksinimleri belirler. Toplumların düşünce ve eğilimlerinin bir yapı sanatı olan mimariye yansımasında o ülkenin toplumsal yapısının, kurumlarının, tarihi ve coğrafyasının etkisi büyüktür. Bu nedenle bir dönemin mimari eğilimleri ancak o ülkenin toplumsal ve kültürel yapısıyla bütünlük içinde algılanabilir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun yüzyıllar boyunca sürdürdüğü çokuluslu yapısında, farklı toplumların kültürel ve sanatsal birikimlerinin bir senteze dönüşümü, Türk Mimarisini de büyük ölçüde etkilemiştir. Bunun sonucu olarak İmparatorluğun egemenlik alanlarında eşsiz mimari eserler ortaya çıkmıştır.

Yüce Atatürk’ün önderliğinde yaşamın her alanında başlayan çağdaşlaşma atılımlarının mimarlığa da yansımasının bir sonucu olarak yapılar; çağdaş insanın beklentilerine göre işlevsel ve biçimsel farklılıklar göstermiştir.

Mimari’nin diğer sanatlara oranla insanların daha çok iç içe yaşadığı bir sanat olduğu, zamanla unutulmuştur.

Ticari kazancı ön planda tutan, yapının estetik ve sağlamlık boyutunu gözardı eden, mesleki bilgileri yetersiz uygulamacıların rahat hareket alanları bulmalarının olumsuz sonuçlarını ne yazık ki Ulus olarak büyük bedellerle ödemekteyiz.

Bütün bunların yanı sıra imar afları, yasalara karşı işlenen suçların bağışlanması, eski eser ve çevre koruma yasalarını değiştiren kararnameler, yaşam alanımızda kapanması zor, büyük yaralar açmıştır…”

Mimarlık’ın temelde bir yasa konusu olmadığı kuşkusuz. Aslında Türkiye’de eksik olan, yasa değildir; her alanda, uygulanmayan yasalar bolluğu var. Yalnızca yasalardan medet ummak boşuna.. Sanırım ki Finlandiya’da da Hükümet ülkenin mimarlık politikasını belirlemekle yetinmiş; yoksa Finlandiya, gerekli görseydi herhalde bu ilkeleri bir yasaya bağlamaktan kaçınmazdı. Kültür ve sanat konularının hukuksal yasalardan önce, onlardan daha güçlü doğal yasaları olduğu açık.

Şimdi Mimarlık Vakfı (MİV), Finlandiya örneğinde olduğu gibi, Türkiye’nin sahip olması ve izlemesi gereken mimarlık politikasının ana hatlarını belirlemek üzere bir çalışma başlattı. Toplumda mimarlık bilincinin uyandırılmasını amaçlayan bu çabaya mimarlık çevrelerinden herkesin katkı getirmesi bekleniyor.

Mimarlığın yalnızca geçmişi olmadığını, bugün yapılanların geleceğin mirasını oluşturacağını herkese anlatmamız gerekiyor.

NOTLAR
1. Yapı Denetimi Hakkında KHK (595 sayılı KHK).
2. Mühendislik ve Mimarlık Hakkında Kanun ile TMMOB Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair KHK (601 sayılı KHK).

Sayım Suyum Yok !

Geçen sayıdaki aynı başlıklı yazımda, evlere kapatılıp sayılmak eziyetine isyan etmiştim. Sayım yapıldı; şimdi hiçbir işe yaramadığı anlaşılıyor. 35 trilyon liraya malolan sayım sırasında pek çok ilçede hile yapılarak nüfus şişirilmiş. Örneğin, ilk alınan sonuçlardan sonra 30 ilçe merkezinde nüfusun ikiye katlandığı, 200’ü aşkın ilçede inanılmaz sayılara ulaştığı fark edilince sayım sonuçları tümüyle kuşkulu hale gelmiş. Devlet Bakanı Tunca Toskay 30 ilde hileli sayım saptandığını belirtirken uzmanlara göre en az 50 ilde sahte yazımlarla hile yapılmış. Önceki sayımlara göre 1990-97 arasında, yani 7 yılda nüfusun 6 milyon arttığı belirlenmişti. Bu kez 1997’den 2000’e yani 3 yılda 9 milyonluk artış, rakamların bir hayli şişirilmiş olduğunu ortaya koyuyor. Örneğin, Kahramanmaraş’ın nüfusu son üç yılda yüzde 30’dan çok artmış. Sayımın sorumlusu Devlet İstatistik Enstitüsü bu durum karşısında Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü (HÜNEE)’den yardım istemiş.

Hileli sayımın, İller Bankası’nca belediyelere verilen ödeneğin nüfusa göre belirlenmesinden kaynaklandığı söyleniyor. Yerel yönetimlerin kişi başına 35 milyon lira devlet yardımı almaları söz konusuymuş. Böylece, 2000 yılı sayım sonuçlarının geçerli kabul edilmesi durumunda hile yoluyla nüfuslarını artırmış olan belediyelerin hak etmedikleri bir parasal olanağa kavuşacakları anlaşılıyor. Bunun yanısıra kişi başına ulusal gelir hesaplarına göre de halkın daha yoksullaşmış olduğunu gösterir bir sonuç ortaya çıkacak.

Sorun yalnızca sayıda da değil. Sayım sırasında sorulan bir sürü sorunun yanıtından da hiçbir doğru sonuç çıkarılamayacağı görülüyor.

Kısacası, 2000 yılında insanları evlerine hapsederek bir nüfus sayımı yaptık. Onu da beceremeyip yüzümüze gözümüze bulaştırdık. Tam, olup biteni duyan dış dünyaya rezil olmak üzereydik ki, ABD Başkanlık seçimleri imdadımıza yetişti. Herkes orada yaşanan komediyle ilgilenirken biz kendi iç dünyamızla başbaşa kaldık.

Sayım olayı bir kez daha gösterdi ki, uyanıklık, köşedönücülük toplumumuzun bütün kesimlerine yayılmış. İşin asıl düşündürücü hattâ korkunç olan yönü bu..