Mutsuz Olmayan Mimar Aranıyor Kaynak : 01.02.2001 - Yapı Dergisi - 231 | Yazdır

Serdar Turgut’un Hürriyet gazetesinde çıkan bir yazısının başlığı yukarıdaki gibi, “Mutlu Mimar Aranıyor”du (1). Turgut, mimarların “son olarak, Kızkulesi’ne takmalarına” kızmış, veryansın ediyor. “Bugüne kadar mutsuz olmayan tek bir mimara bile rastlamadım” diye başladığı yazısında, mimarların mutsuzluğunun, tepkisinin anlaşılır olmadığını belirtiyor ve bugüne kadar mimarların kendi projelerinden başkasını onaylamadıklarını belirtiyor. “Konuşmalarını duyunca, yazılarını okuyunca hep ‘Acaba bunlar kendilerine yanlış meslek mi seçmişler’ diye düşünürüm” diyor. Mimarların yapılan her şeyi eleştirmelerinden yakınıyor, yaşadıkları şehre, mahalleye, hattâ kendi evlerine bile yabancılaşmış durumda olduklarını söyleyerek yazısını şöyle sürdürüyor: “öylesine mutsuzlar, öylesine acı içindekiler ki, kalemlerinden kan damlıyor. İnsan bazen ‘şu yazıları yazanlar bir de içlerindeki bu enerjiyi yeni projelere, yeni yapılara kanalize etseler kimbilir ortaya ne harika şeyler çıkar’ diye düşünmeden de edemiyor.”

Serdar Turgut’un mimarlara yönelttiği eleştirilerde haklı noktalar olabilir, ama mimarların mutsuzluğunu eleştirmesi çok haklı görünmüyor. Bu davranış, tıpkı bir yakınını yitiren kişiyi mutsuzluğundan dolayı eleştirmeye benziyor.

Mimarlar Türkiye’nin bugünkü ortamında nasıl mutlu olsunlar ki?..

* Politik ödünlerle kent toprağı yağmalanırken,
* Gecekondu ve kaçak yapılaşmaya siyasal güç sahipleri göz yumarlarken, hattâ siyasal çıkar uğruna bütün partiler yağmaya göz kırparken,
* Çıkarılan imar ve gecekondu yasalarıyla  yeni yağma girişimleri yüreklendirilirken,
* Büyük şehirlerdeki binaların büyük çoğunluğu, örneğin İstanbul’da yüzde 65’i kaçakken ve kalan yüzde 35’in ne kadarının mimarlarca yapıldığı bilinmezken,
* Kentler köyleştikçe, kentliler taşra kültürünün yaygınlaşmasıyla giderek köylüleştikçe,
* Verilebilecek doğru alanlar gecekondularla işgal edildiği için üniversitelere bile, orman alanları tahsis edilirken,
* Orman alanları ve su havzaları güç sahibi bazı kişilerce kuşatılıp yağmalanırken,
* Şehirlerin gelişmesi bilimsel yöntemlerle hazırlanmış planlar yerine imar yönetmeliklerine ve yerel yönetimlerin bilgisizliğine ve insafına terk edilmişken,
* Yeşil alanlar sürekli olarak yapılaşmaya açılırken, güçlü arsa sahipleri yerel yönetimleri özel yöntemlerle ikna edip istediği imar hakkını alırken,
* Devlet bile, kent içindeki kimi ayrıcalıklı özel arsaları “Turizm ve Ticaret Bölgesi” ilan ederek plan kısıtlamalarından kaçırırken,
* Belediye başkanları belediyelerine gelir sağlamak amacıyla, iş sahipleriyle, kent aleyhine rant bölüşümü yaparken,
* Yalnız toplum değil, bakanlıklar bile mimarlığı sürekli olarak gözardı ederken,
* İyi mimarlığın oluşmasında en önemli rollerden birini üstlenmesi gereken malsahibi ya da işveren, kendi rolünden ve mimarınkinden habersizse ve bu durumda amacı iyi bir mimarlık ürünü değil de, yalnızca sıradan, kapkaç bir bina elde etmekse,
* Ya da malsahibinin görgü-bilgi düzeyi iyi bir mimarlık için gerekli malsahibi-mimar diyaloğu kurmaya elverişli değilse,
* Malsahipleri maksimum rant hırsıyla, arsalarına olabildiğince daha çok metre kare sığdırmak arzusuyla yanıp tutuştukça,
* Tarihi yapılar, bunları yap-işlet-devret yöntemiyle ele alan kişilerin ticari kazanç hırsına terk edildikçe ve keyfi, yanlış, restorasyon ilkelerine aykırı uygulamalarla bunların nitelikleri bozuldukça, yani tarih bu yoldan yok edildikçe,
* Malsahipleri bilgi ve sanatın değerini yok sayıp mimarlık hizmetini bedavaya getirmeye çalıştıkça,
* Büyük yatırımları yapan iş çevreleri, “ben mimarın yabancısını severim” anlayışıyla yola çıkıp, Türkiye’yi sıradan yabancı mimarların atoynattığı, sıradan yapıların boy gösterdiği bir pazar haline getirirlerse,
* Kendisi doğru dürüst yapı yaptıramayan Bayındırlık Bakanlığı, yapı kesiminde rolü olan kurum ve kişilerle işbirliği yaparak sağlıklı bir yapılaşma yolu belirleyeceğine, tepeden inme, yetersiz kanun hükmünde kararnamelerle daha iyi yapılar elde edeceğini sanırsa,
* Mimarlık ve mühendislik öğretimi için kurulan üniversitelerin çoğunda yeterli eğitim olanakları, yeterli öğretim üyesi yoksa ve bu üniversiteler, orta öğretimden zaten yetişmeden gelmiş garip durumdaki öğrencileri, süreleri dolunca mimar ya da mühendis diplomasıyla uğurluyorlarsa,
* Meslek odaları, mesleki konuları bir yana itip daha çok politik konularla ilgilenirlerse,
* Mimarlar Odası bile mimarlığın temel konusu olan “tasarım-üretim”i gözardı ederse,
* Kimi mimarlar, mesleklerine gereken saygıyı göstermeyerek ellerine

geçen olanakları iyi değerlendirmezlerse veya malsahiplerinin oyuncağı haline gelirlerse,
* İşlerinin özgün tasarımlar üretmek değil de kopyacılık olduğunu sanan ya da moda akımlara sığınan kolaycı mimarlar oldukça,
* Mimar seçiminde malsahipleri düşük ücreti tek ölçüt olarak gördükçe ve kıran kırana ücret rekabeti ortamında, “ne kadar ücret o kadar hizmet”, yani “az ücrete az hizmet” sistemini uygulayan meslektaşları oldukça mimarlar mutlu olamazlar.

Evet.. Yukarıda sıraladığımız olumsuz koşullar listesi daha da uzatılabilir ve bunlar sürüp gittikçe iyi mimari çevreler yaratılamaz. Olumsuz koşullardan sıyrılabilmiş durumlarda kazanılmış iyi mimarlık örnekleri kuşkusuz vardır. Bunlar çoğu kez iyi malsahibi – iyi mimar buluşmasının ürünleridir. Ve ne yazık ki sayıları azdır.

Genelde Türkiye’deki yapıların pek çoğunda mimar katkısı olmadığı halde, mimarlar sürekli olarak sorumlu tutulup suçlanırlar. Böyle bir ortamdan en çok mimarların etkilenip mutsuz olmaları doğaldır. İşte bu nedenle Türkiye’de mutlu mimar bulmak zordur. Belki birkaç mutlu mimar bulabilirsiniz bunu kendi yaşamları için söyleyebilecek, ama genelde Türkiye’nin mimarlık manzarasına bakıldığında bu mutluluk söner. Bize bırakılmış mimari mirası ve çevre değerlerini toplumsal olarak nasıl koruduğumuza, bugün ülke çapında mimarlık adına neler yaptığımıza, ileriye bugünden yine mimarlık yapıtı olarak neler bırakabileceğimize baktığımızda o mutluluğun perdelenmemesi olanaksızdır.

Bugünkü sorun yalnızca mimarların sorunu değildir, Türk toplumunun sorunudur. İleriye bırakacağımız kültürel değerlerin, başta mimarlık olmak üzere neler olacağı üzerinde düşünmek bütün toplumun sorunu olmalıdır.

Mimar, esas olarak estetik üreticisidir. Bu nedenle kusursuzluğun peşindedir; kusursuzluğu (hattâ mükemmeli) aramak mimarlığın karakteridir. Mükemmeli arayanlar zor beğenirler, çok eleştirirler. Mimar yaptıklarıyla yetinmek yerine, sürekli olarak kendisini aşma savaşımı içinde olmak zorundadır. Bunun için de hem kendisinin hem de başkalarının yaptığını irdelemek, sorgulamak kaçınılmaz olur. Sanatsal yönün, şablonu, terazisi yoktur, buna karşılık bağlayıcı, sınırlayıcı binlerce koşulu vardır: Çevre, doğal koşullar, çevredeki mevcut oluşum, teknik veriler, işlev, ekonomi v.b. Ayrıca, bütün sanatlar içinde mimarlık en çok göz önünde olanıdır. Öteki alanlarla karşılaştırırsak, örneğin, bir yazarın yazdıkları beğenilirse okunur, beğenilmezse okunmaz. Roman, öykü, şiir.. Beğenmezseniz okumazsınız. Resim, heykel için de öyle.. Beğenmezseniz alıp asmazsınız, dikmezsiniz ya da bulunduğu yerden kaldırırsınız (içine tükürenler de var ya..) Mimarın yaptığı öyle mi? İçinde yaşayanlar, önünden geçenler sövse de, dikilen bina orada kalır; sıkıldığınızda yıkıp yok edemezsiniz, yaşamın istense de istenmese de bir parçası olarak kalır. İşte böylece, mimarın mutsuzluğu kendi yaptıklarından (bazen de yapamadıklarından), mimar olan ya da olmayan başkalarının yaptıklarından ya da haksız yere sorumlu tutulduğu oluşumlardan kaynaklanır.

Mimarlar, insani zaafla daha çok başkalarını eleştiriyor olabilirler, ama bunda bile yararlanılacak bir yan yok mudur? Bir de mesleğini uygulamak olanağı bulamayan binlerce mimar var.. Ülkenin hızlı yapılanma gereksinimine karşın, bilinç dışı örgütlenme nedeniyle kendilerinden yararlanılmayan binlerce mimar.. Kendilerine iş düşmeyince onlar da konuşmak yolunu seçiyorlar; kâh meslek politikasıyla uğraşıyorlar, kâh ülke politikasıyla..

Yazarlar da herkesi, herşeyi eleştirmiyorlar mı? Onlar da kendilerinden çok başkalarını eleştirirler. Onlar da yazacak konu bulamadıklarında toplumsal, siyasal, ekonomik eleştirilerle dolu yazılar döşeniyorlar. Serdar Turgut da anılan yazısında mimarları eleştirmiyor mu? Bugün ülkemizde gazetecilik mimarlıktan daha iyi durumda mı? Çıkan gazeteler, mimarlık yapıtlarından daha mı çağdaş? Gazetelerin içeriği ile mimarlık yapıtlarının niteliğinin karşılaştırılması sorunun yanıtını verebilir. Gazetecilerin içinde bulundukları meslekî ortamdan yakınmamaları, o ortamı ya da birbirlerini eleştirmemeleri, eleştirmemeleri, doğal ki kendi bilecekleri iş. Ama onlar çok mu mutlular? Bu soruları ülke çapında bütün meslek alanları için yaygınlaştırabiliriz ve sonucun tıpkı bileşik kaplardaki gibi, Türkiye’nin düzeyiyle bağlantılı olduğunu görürüz.

Çözüm mü? Yukarıda sıralanan ve ortamı yozlaştıran koşullar ortadan kalktığında yalnız mimarlar değil, herkes mutlu olur. Koşullar düzelir mi? Tabii.. Neden olmasın? Türkiye düzelirse..

(1) S. Turgut, Hürriyet gazetesi, 21 Kasım 2000, S. 7.