|
Durgun bir Ağustos geçireceğimizi bekliyorduk; tam tersi oldu: Bir hareket, bir hareket… Yaşadıklarımıza şöyle bir göz atalım.
Çöken Yurt Binası: 18 Kurban 1 Ağustos günü Konya Taşkent-Balcılarda çöken Boğaziçi Öğrenci Yurdu’nda 1 öğretmenle 17 kız öğrenci yaşamlarını yitirdi, 29 kişi de yaralandı. Yurdun aynı zamanda bir Kuran kursu olduğu öğrenildi. Bir derneğe bağlı olan üç katlı yapı, standartlara uygun olmayan LPG sisteminden gaz sızmasıyla oluşan patlama sonucu çökmüştü. Medya, patlamanın sabah 4.15’te öğrencilerin namaz kıldıkları sırada meydana geldiğini bildirdi. Patlamayla ilgili olarak Konya Valiliği’nce kurulan inceleme komisyonunun raporunda, herhangi bir kurs için izin alınmadığı, Kuran kursu izni verildiğine ilişkin herhangi bir belgeye rastlanmadığı, İngilizce kursu açma dilekçesinin de patlamadan sonra verildiği belirtildi (1). Başka bir habere göre de raporda “yatılı yurtta bulunan 50 öğrencinin” binada ne yaptıklarının “belirlenemediği” belirtilmiş(2). Oysa çöken binadan sağ kurtulan kız öğrenciler ile aileleri, kaza sonrasında, yurdun Kuran kursu olarak kullanıldığını açıkça söylemişlerdi. İlçe Müftüsü de “Yurdun, Süleymancılara bağlı faaliyet gösterdiğini duydum” demişti… (3). İnşaat kaçak, yurt kaçak, kurs kaçak… Üstelik herkesin gözü önünde… Olan bitenin ardından, 10-16 yaşlarında yaşamlarını yitiren öğrencilerin aileleri,”kızlarımız balede, dansta ölmediler ya…” diyerek yurt yöneticilerine sahip çıktılar. Daha doğrusu, bu söylemle, masum çocukları ölüme gönderen kendi eylemlerini aklamaya çalıştılar. Acaba vicdanları rahat mı?
Ahmedinejad Çilesi İran cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad 14 Ağustos günü resmi temaslar için İstanbul’a geldi. Ahmedinejad‘ın başkent Ankara yerine İstanbul’a gelmesi medyada bir hayli tartışma konusu oldu. Ortak görüşe göre, Ahmedinejad, önceki cumhurbaşkanlarından Haşimi Rafsancani‘nin de Ankara’ya gelişinde yaptığı gibi, Anıtkabir’i ziyaret etmek istememişti. Bizim iktidar da zor durumda kalmamak için bu kez Ahmedinejad‘la buluşmak üzere, teamüllere uymasa da İstanbul çözümünü uygun görmüştü. Öte yandan, Dışişleri Bakanı Ali Babacan‘ın, Anıtkabir ziyaretini bir ayrıntı olarak nitelendirmesi tartışmalara yol açacaktı. İran cumhurbaşkanının ziyaretinde İstanbul’da zaten sıkışık olan trafik, anayolların kapatılmasıyla tam bir çıkmaza girdi. Bu nedenle şehir içi ulaşımı yapılamadı. Otobüs ve otomobillerdekiler yollarda saatlerce beklemek çilesine katlanmak zorunda kaldılar. İnanılacak gibi değil ama, Yeşilköy Atatürk Havalimanı-Ortaköy Çırağan Sarayı arası araç trafiğinin yanısıra yaya ulaşımına da kapatılmıştı. Havayolu yolcuları Yeşilköy’e ulaşamadıkları için uçaklarını kaçırdılar. Kısacası, şehirde ulaşım felce uğradı. Benzer rezalet, ziyaretin ikinci günü, konuğun Sultanahmet Camisi ne cuma namazı için gidişinde ve dönüşünde de tekrarlandı. Durum o denli hayret ve rahatsızlık vericiydi ki Ahmedinejad bile basın toplantısında, “Ben Tahran’da yolların kapatılmasına izin vermezdim. Türk halkından özür dilerim” dedi. İstanbul’u yönetenler, İstanbul’a bu çileyi çektirmek yerine, konuğu Yeşilköy’den Ortaköy’e helikopterle ya da deniz yoluyla taşımayı nedense akıl edememişlerdi.
YÖK ve Yeni Rektörler İktidar partisi AKP, Anayasa Mahkemesi’nin kendilerini suçlu bulmasına karşın, kapatılma kararının bir oy farkla çıkmamasının ardından, eski anlayışı doğrultusunda yoluna devam ediyor. İktidar, birinci döneminde sürekli kavga ettiği özerk kurumları bu kez teslim alarak özerklikten uzaklaştırma yolundaki adımlarını sıklaştırıyor: TÜBİTAK, YÖK derken, sıra üniversitelere geldi. 21 üniversitede süresi dolan rektörlerin yerine yenileri seçilecekti. Üniversitelerde seçimler yapıldı ve her üniversite yasanın öngördüğü şekilde 6 adayını belirleyerek YÖK’e bildirdi. YÖK, rektör adayı koskoca profesörleri mülâkata aldı ve aralarından belirlediği üçer adaydan oluşan listeleri cumhurbaşkanına sundu. Bu süreçte YÖK’ün, üniversite öğretim üyelerinin oylarıyla belirlenen sıralamayı umursamadığı görüldü. Seçimle belirlenen sıralar değiştirildi, hattâ kimi üniversitelerde en çok oyu alan adaylar YÖK tarafından liste dışında bırakıldılar. Özellikle de bayan profesörlerin rektörlüklerinin YÖK’ce uygun bulunmadığı anlaşılıyordu. YÖK listesinin düzenlenmesi sürecinde öğretim üyelerinin oyları böylece çöpe gitmişti. Sonuçta, cumhurbaşkanı, YÖK’ün yandaş listesini fazla değişiklik yapmadan onayladı ve yeni rektörler atanmış oldu. Sürekli olarak, aldığı oylarla övünen ve bunu meşruluğun kaynağı sayan bir iktidarın temsilcileri, öğretim üyelerinin oylarını hiçe saymıştı. 23 ilde yeni kurulmuş olan üniversiteler için de rektörlerin belirlenmesi gerekiyordu. Bu gereklilik de YÖK ile cumhurbaşkanı arasında çözüldü. Her iki süreçte de nedense Atatürkçü adaylar elenmiş, üniversitelerde türbanın serbest bırakılması bildirisini imzalamış olan adaylar rektörlük için cumhurbaşkanının teveccühüne mahzar olmuşlardı. İktidarın bu atamalardaki hedefi, bütün rektörlerin katılımıyla oluşan Üniversitelerarası Kurul’da AKP yanlısı bir çoğunluk oluşturmaktı. Böylece TÜBİTAK ve YÖK’ten sonraki hedefin Üniversitelerarası Kurul olduğu anlaşılıyordu. Aslında rektörlerin seçimi ve atanması için getirilmiş olan yasal kurallar, yükseköğretim kurumlarını, cumhuriyet ilkelerine karşı görüştekilerden korumak üzere konmuş kurallardı. Yoksa, üniversitelerin rektörlerini atamak niçin bir cumhurbaşkanının işi olsun? Özerk kurumların vesayete ihtiyacı olmaması gerekmez mi? Cumhuriyet’in temel ilkelerini pek de önemsemeyen kişiler iktidara gelince kurallar tersine çalışmaya başladı. Artık, gelinen noktada, laik-bilimsel görüştekiler kurumların başından uzaklaştırılıyor ve dinci inanca yakın kişilerin atanmasıyla kadrolaşmaya çalışılıyor. 1980’lerin ürünü çarpık YÖK sistemi 2008’de, giderek daha da kötüleşerek egemenliğini sürdürüyor. Nasıl düzeltilecek? Bir fikri olan var mı?
Yine Tuzla… Yine Cinayet… Sabıkalı Tuzla Tersaneleri konusuna daha önce YAPI’nın 319. sayısındaki (Haziran2008) yazımda değinmiştim; hattâ orada, 1967 yılında Milliyet gazetesinde çıkan “Pendik’teTersane” başlıklı yazımı da aktarmıştım. Aslında, ne Tuzla’da ne de Pendik’te tersane yapılabilirdi. Bu yerleşmeler, İstanbul metropoliten alanı planlama ilkelerine temelde aykırıydı. |
|
Ancak planlama süreci, yatırımcıların baskılarına direnemedi. İstanbul’un en değerli kıyıları, kâr hırsıyla tersane uğruna elden çıktı. Kurulan tersaneler zaman içinde büyüdüler ve oralara sığamaz oldular. Sonuçta, sıkışık yerleşmede, iş güvenliği sağlanamadığı için, cinayet boyutuna varan kazalar birbirini izlemeye başladı. Olanları yinelemek istemiyorum. Ancak 11 Ağustos günü meydana gelen sonuncu kaza, artık para hırsının bütün sınırları aştığını göstermesi bakımından çok ilginç: Bir gemi için hazırlanmış olan kurtarma filikasının denenmesi sırasında kum torbaları yerine 19 işçi, biraz da tehdit ve zorlamayla filikaya istif edilmiş. İndirme sırasında filika, bir aksaklık nedeniyle yüksekten denize düşüncede içindekilerden üçü orada can vermiş, ötekiler yaralı… Tuzla işi tam bir çıkmazda… Tuzla tersanelerinin aksine daha geniş arazilerde üretim yapan Ereğli tersanelerinde ölümlü iş kazası görülmüyor.
Akıl Dışı Olaylar Ülkedeki akla aykırı olaylar bunlarla bitmiyor. Ölüm haberleri yoğunlukla sürüyor. Bunları da Abbas Güçlü‘den aktaralım isterseniz: “Son birkaç haftanın gazete manşetlerini göz önüne getirin:
• Güngören’de patlamalarda 17 kişi öldü. • Ankara’daki devlet hastanesinde bir ayda 44 bebek öldü. • Trafik kazasında bir günde 18 kişi can verdi. • Orman yangınında ölenlerin sayısı giderek artıyor. • Konteynerde havasız kalan 23 mülteci can verdi. • Çöken Kuran kursu binasında18 genç kız can verdi. • Pusuya düşürülen 5 korucu öldürüldü. Listeyi alabildiğine uzatmak mümkün. Çünkü hemen her gün hiç akla gelmeyecek şekilde insanlarımız can veriyor. Sadece onlar mı? Ya kül olan on binlerce dönüm ormanımız ve içinde yaşayan hayvanlar? Onlar da yüreğimizi yakıyor.” (4)
Felaket Yasası Felaket bunlarda da sınırlı değil. Yeni çıkarılan kimi yasaların da felâket tanımının içine girebileceğini belirtelim. İşte örneklerden biri: 6 Ağustos 2008 günü Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren “Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”. Bu bir torba yasa… Güngör Uras‘ın deyişiyle, “Akıllarına ne gelmişse, atmışlar torbaya!” (5) Bu yasaya göre; • Milli Eğitim Bakanlığı’na ait okullar, arsalar kolaylıkla özelleştirilerek satılabilecek. • Toplu Konut İdaresi imar planları yapmaya, yaptırmaya ve değiştirmeye yetkili olacak. • Özelleştirilecek alanlardaki imar planlarını Özeleştirme İdaresi Başkanlığı (OİB) istediği şekilde belirleyecek, değiştirecek. • Milli Eğitim, Hazine mülkiyetindeki okul ve arsaları Toplu Konut İdaresi aracılığıyla değerlendirecek. • Hazine’ye ait taşınmazlar rayiç bedelle belediyelere devredilecek. • Hazine’ye ait arsalar üzerinde liman yapanlarla ilgili davalar, anlaşma yoluyla sona erdirilecek. • Deniz kıyılarını, gölleri, suları kullandıkları, doldurdukları için Hazine ile anlaşmazlığı olanlar 4 ay içinde başvururlarsa anlaşma yapılacak ve 49 yıllık kullanma hakkı verilecek. • Devlet Demiryolları İdaresi ihtiyaç fazlası gayrimenkulleri yönetim kurulu kararıyla satabilecek. Gelen paranın yüzde 60’ı karayolu, yüzde 40’ı demiryolu yapımında kullanılacak. • İmar planlarında demiryolları için ayrılan arsalar ve binalar imar planı değişikliğiyle satılacak. • Tarihi ve Kültürel Taşınmaz Varlıklar’dan yenileme alanında kalanlar il özel idareleri ve belediyelere bedelsiz olarak devredilecek. Orhan Bursalı okullara ilişkin durumu şöyle değerlendiriyor: “Uzun süredir okullar, mezunlar ve öğrenciler arasında endişeyle tartışılan, değerli yerlerdeki devlet okullarının kapatılarak arsaların satışını öngören tasarıyı, AKP iktidarı sonunda yasalaştırdı! Yasaya göre”Milli Eğitim Bakanlığı’na tahsisli Hazine mülkiyetindeki taşınmazlar ile Milli Eğitim Bakanlığı kullanımında bulunan, mülkiyeti İl Tüzel Kişiliği’ne veya Köy Tüzel Kişiliği’ne ait taşınmazlardan gerekli görünenlerin mülkiyeti Hazine’ye bedelsiz devredilecek”; sonra Milli Eğitim Bakanlığı ile mutabık kalınarak tahsisler kaldırılacak… Maliye Bakanlığı da okul ve arsaları Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’na devredecek!” (6). Bu yasayla, Kabataş Lisesi, İstanbul Lisesi gibi tarihi okullar ve benzerleri topun ağzında demektir. Yine bu yasayla, özelleştirme programındaki kuruluşların arsa ve arazileri ile ilgili tüm imar yetkisi, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’na (ÖİB) devredildi. Toplu Konut İdaresi de imar planları yapmaya, yaptırmaya ve değiştirmeye yetkili oluyor. Böylece, belediyeler ve koruma kurulları birçok yerde devre dışı bırakılarak imar ve planlama yetkileri artık iyice sulandırılmış oluyor. Torba yasa çorba gibi… Torbada başka şeyler de var; yukarıdakiler bizim alanımızı ilgilendirenler.
Son Bir Not 17 Ağustos 1999 Kocaeli depreminin 9. yıldönümü yine ahlar vahlar ve yakınmalarla geçti. Önlem olarak 9 yılda yapılanlar ancak bir arpa boyu yol aldığımızı gösteriyor. Garip bir ülke oldu Türkiye… Bir (belki de bin) türlü dertten kurtulamıyoruz. Dönüp dolaşıp dertlere odaklanıyoruz. Oysa, bu ay örneğin, 2008 olimpiyatlarını konuk eden Çin’i, olimpiyatları, Beijing’deki yeni mimarlık örneklerini yazmak isterdim. Olmadı, yine karamsar bir yazı yazdım. Kusur bende olmalı!
Notlar 1. Soner Kavak’ın haberi, Milliyet, 15.8.2008 2. Barış Yaman’ın haberi, Cumhuriyet, 15.8.2008 3. Milliyet, 16.8.2008.5. Güngör Uras, Torba Kanun, Milliyet, 21.8.2008 4. Abbas Güçlü, Kolay Ölüm Ülkesi Türkiye, Milliyet, 6.8.20086. Orhan Bursalı, Okullar Satılırken, Cumhuriyet, 10.8.2008 5. Güngör Uras, Torba Kanun, Milliyet, 21.8.2008 6. Orhan Bursalı, Okullar Satılırken, Cumhuriyet, 10.8.2008
|