|
İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı, İstanbul Valiliği, Vakıflar Genel Müdürlüğü birlikte bir proje başlattılar: “İstanbul Müze-Kent”. Bu proje İstanbul Belediyesi’nce yeni kurulan İstanbul Metropoliten Planlama ve Kentsel Tasarım Ofisi’ne bağlı bir grup tarafından sürdürülüyor. Projenin amacı tarihi İstanbul yarımadasını ele alıp yeniden düzenlemek. Buraya kadar her şey iyi… Ancak çalışmalar ilerledikçe, alınan kararların ve yapılan uygulamanın tutarlı olmaktan giderek uzaklaştığı görülüyor. Evet, tarihi İstanbul Yarımadası, uzun yıllar ihmale uğramış; yanan ya da yıkılan yapıların yerine kötü yapılar yapılmış, hattâ yoğun noktalarda, korunması gerekli kimi ahşap yapılar, konaklar yıkılarak arsaları, kâr amacıyla otoparklara dönüştürülmüş. Neyse ki, eski İstanbul’u koruyan tek kural, Henri Prost‘un buradaki bina yüksekliklerine ilişkin kararı olmuş. O da çiğnenmediği sürece… İlk kez de Belediye tarafından, Saraçhanedeki Belediye Sarayı için çiğnenmiş. Açılan proje yarışması sırasında Prost‘un, “İstanbul Yarımadasında 40 rakım üzerindeki yerlerde 4 kattan daha yüksek yapı yapılamaz” şeklinde özetlenebilecek genel kuralının çiğnendiği biliniyor. Ne var ki, kural yine de genel anlamda epeyce koruyucu oldu. Dönelim Müze-Kent Projesine… Proje, yarımada dokusunun iyileştirilmesini amaçlıyor. Bunun nasıl yapılacağına gelince… Süleymaniye çevresi pilot bölge olarak seçilmiş. Buradaki beton yapılar (herhalde “kâgir” demek isteniyor) İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin ilgili şirketi tarafından tek tek satın alınacak, yıkıldıktan sonra yeniden yapılarak kent yaşamına sunulacakmış. Bu amaçla, “beton yapı” avı başlamış; kimi açıkgözler bu türden mevcut yapıları toplamaya girişmişler bile. Ahşap ya da çelik strüktürle yenilenecek bu yapılara Osmanlı yapılarındaki gibi cepheler giydirilecekmiş. Hattâ bu bölgedeki okullar Fatih Sultan Mehmet dönemindeki okullar gibi olacakmış. Diyebilirsiniz ki, “Fatih döneminde 8 derslikli, bilmem kaç şubeli ilköğretim okulları mı vardı? O dönemde olan, yalnızca birkaç derslikli sıbyan mektepleri idi.” Haklısınız, ancak ben, bizlere “İstanbul Müze-Kent Danışma Kurulu” toplantısında açıklananları aktarıyorum. Orada bizlere, bu bölgede yapılacak dolgu yapı (infill) çalışmaları için hazırlanmış cephe etütleri bile gösterildi. Gösterilenleri hayret ve dehşetle izledik. Yapılacak olan; Varşova, Nürnberg vb. örneklerdeki gibi restitüsyon, yani o noktada eskiden var olanın ihya edilmesi değildi. Yıllar önce orada bulunan yapılarla hiçbir ilgisi yoktu yeni önerilenlerin. Öneriler yalnızca bir tiyatro dekoruydu. Eskiye duyulan özlemle, “eski soyludur, yücedir” gibi hiç de tutarlı olmayan bir anlayışla, yepyeni yapılara giydirilen eskiyi andırır, uydurma cepheler… Bu cepheler pilot bölgede proje ve uygulama yapacak mimarlar için de bağlayıcı olacakmış, ancak yine de kendilerine yüzde 20’lik bir özgürlük tanınacakmış (ne demekse?). Cephecilik (façadism) yoluyla bir çeşit kandırmaca; tıpkı, tarih yoksulu ABD’nin tarihsel hoşluklar yaratmaya dönük çabalarında, turistik Disneyland uygulamalarında olduğu gibi… Akla hemen birkaç soru geliyor: Yapıların strüktürü niçin betonarme değil de, çelik ya da ahşap? Cepheleri niçin yalnızca ahşap kaplama? Mimarlık düşüncesine yapılan bunca müdahale, bunca zorlama niçin? Bu yoldan, tarih yeniden mi yaratılmış olacak? Sahte yapılarla, tarihten günümüze kalmış gerçek olanlar nasıl ayırt edilebilecek? Osmanlı’nın hangi dönemi yeni uygulamalara şablon oluşturacak? Yüzlerce yıl öncesinde var olmayan günümüz işlevleri, çözümde nasıl yanıt bulacak? Sorular çoğaltılabilir… Yapılan mimarlık dışı garip camilere, bırakın mimarları, Diyanet İşleri Başkanı bile isyan ederken, benzer bir uyarlamanın sivil mimarlıkta denenmeye çalışılmasına mimarların önayak olmasına ne demeli? Önce şunun öğrenilmesi gerekiyor: Tarih ne yeniden yaratılabilir, ne de kopya edilebilir. YAPI’nın bu sayısıyla birlikte, derginin eki olarak, “İstanbul Müze-Kent” projesi konusunda bir grup düşünürün özveriyle çalışarak hazırladığı bir kitapçığı sunuyoruz. Kitapçık, eleştirel bir yaklaşımla hazırlanmış olmasına karşın, bu konuya bilimsel bir yaklaşımın nasıl yapılabileceğinin de yolunu gösteriyor. Konunun bu çalışmanın ışığında enine boyuna tartışılması ve tarihi İstanbul Yarımadasının sahte yapılarla yozlaştırılmaması ve tarihsel değerini daha da yitirmemesi dileğiyle…
Galataport-Galatamort Galataport projesi için yapılan ihaleyi Danıştay iptal etti. Gerekçe, Galataport ihalesinin dayandığı imar koşullarının “hukuka aykırı” olması. Maliye Bakanı gelinen noktayı, “Galataport, Galatamort oldu” diye “veciz” bir şekilde açıkladı. Şimdi hazırlanacak uygun imar planlarıyla yeniden bir ihale açılması söz konusu olabilir. Bilindiği gibi Türkiye Denizcilik İşletmesi’ne ait olan Galata liman tesisleri özelleştirme kapsamında, Yap-İşlet-Devret modeliyle, ihaleye katılan üç gruptan, 4.3 milyar dolarlık ödeme önerisiyle İsrailli Ofer Grubu önderliğindeki Royal Caribbean Ortak Girişimi’ne ihale edilmişti. Ödeme ilk üç yılı ödemesiz olmak üzere 46 yıla yayılıyordu. Hazırlanmış olan proje 1.2 kilometrelik şeritte kruvaziyer liman tesislerinin yanısıra beş yıldızlı oteller, alışveriş merkezi, restoran, kafe, bar gibi mekânlar, sinema ve tiyatro salonları, yeraltı otoparkları ile -en önemlisi- rezidanslar, yani apartotel türünden sözümona turistik apartman daireleri yapılmasını öngörüyordu (1). Özetle, 1950’li yıllarda, geçici kaydıyla yapılmış olan liman tesislerinin yerine bugün,liman işlevi bahane edilerek rant tesisleri ya pılmak isteniyor. Amaç, şehrin orta yerinde deniz kıyısına binalar, rant tesisleri yapmak. İstanbul’da yolcu limanının nerede yapılacağına aradan geçen yarım yüzyılda hâlâ karar verilememiş. Bu ya da başka bir projenin yaşama geçirilmesinden önce, İstanbul’un yolcu limanının nerede yapılacağına karar verilmesi gerektiği açık. Devboyutlu gemiler Galata rıhtımına mı yanaşmalı? Liman Galata’da mı, yoksa İstanbul’un daha uygun başka bir noktasında mı yer almalı? |
|
Proje alanı 1994’te Bakanlar Kurulu’nca “turizm merkezi” ilan edilmiş. Bilindiği gibi, bir yörenin “Turizm ve Ticaret Merkezi” ilan edilmesi, oranın, yürürlükteki onaylı imar planlarının ilkelerinden kaçırılarak yetkili bakanlık onayıyla ayrıcalıklı özel statüye kavuşturulmasını sağlıyor. Galataport’ta da yapılan buydu. Kültür ve Turizm Bakanlığınca ayrıcalıklı bir Galataport İmar Planı onaylanmış ve konu bir bakıma İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden kaçırılmıştı. Şehir Plancıları Odası bu imar planının iptali için Danıştay’da dava açmıştı. Belediye de nasıl olmuşsa, Şehir Plancıları Odası’nın yanısıra davaya müdahil olarak katılmıştı; sonradan pişman olup bu davadan vazgeçmeyi denediyse de geç kaldı. Zaten davanın asıl sahibi Şehir Plancıları Odası’ydı. Sonuçta Danıştay, imar planında yapılan değişiklik konusunda Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın yetkili olmadığı gerekçesiyle yürütmeyi durdurdu. Maliye Bakanı’nın ve Başbakan’ın Galataport ihalesini kurtarma girişimleri ve direnişleri sonuç vermedi ve ihale iptal edildi. Bakanın deyişiyle “Galataport Galatamort oldu.”
Kendi İmar Planını Kendin Yap! Galataport olayının da gösterdiği gibi, kentsel planlama konularında ülkede tam bir kargaşa ve çok başlılık yaşanıyor. Kimi arazi parçalarını ayrıcalıklı konuma getirmek üzere yetkiler yaygınlaştırılıyor; ilkeler, kurallar, hattâ yasalar zorlanıyor; planlama süreci rayından çıkarılıyor, saptırılıyor. Galataport’ta plan yapma yetkisi meğer Kültür ve Turizm Bakanlığı’nda değilmiş de Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nda imiş. Yani, ihaleye esas olan, sonra da yargı kararıyla durdurulan imar planı değişikliğini anılan bakanlık değil de ÖİB yapsaymış plan da, ihale de geçerli olacakmış. Kimse sormuyor, kentsel planlama yapmak Özelleştirme İdaresi’nin işi mi diye… ÖİB’nin kentsel planlama ile ne ilgisi var? Herhalde ÖİB’ye, elindeki kamu mülklerinin satış değerini artırabilmesi için yasalar, kurallar zorlanarak böyle bir yetki tanınmış. Benzer bir durum Turgut Özal iktidarı döneminde “Turizm ve Ticaret Merkezi” formülü yaratılarak getirilmişti. Bir arsanın yapılaşmaya açılmasını ya da imar durumundaki yapılaşma katsayısının yükseltilmesini kısa devreyle sağlamak üzere böyle bir formül uydurulmuştu. Ayrıcalık tanınmak istenen büyükçe parsel ya da yapı adası Bakanlar Kurulu kararıyla “Turizm ve Ticaret Merkezi” ilan edilerek yürürlükteki kent planlarının kapsamı dışına çıkarılabiliyordu. Böylece bu yer için imar planında değişiklik yapma yetkisi belediyeden alınıp Turizm Bakanlığa aktarılmış oluyordu. Bu uygulama, özellikle merkezi yönetimle yerel yönetimlerin ayrı siyasal partilerden olmaları durumunda daha da önem kazanıyor, merkezi yönetim uzlaşamadığı belediyeleri imar konularında kolayca devre dışı bırakabiliyordu. Turizm ve Ticaret Merkezleri uygulaması daha çok özel kişi ya da kuruluşlara ayrıcalık sağlar şekilde yıllardan beri yürürlükte. Bu merkezlerde, “turizm”i rezidans adı altında yapılan, sonra da apartman daireleri şeklinde satılan apartoteller oluşturuyor, “ticaret”i de genelde büyük alışveriş merkezleri ile bürolar… Daha sonraları merkezi yönetime bağlı kimi kurumlara da imar planlarına ilişkin olarak yeni yetkiler tanındı. İşte, ÖİB da bu kapsamda imar planı düzenleyip – onaylama yetkisine kavuşmuş. Aynı yoldan Toplu Konut İdaresi (TOKİ) de benzer ayrıcalıklar kazanmış durumda. TOKİ mevcut imar planlarında dilediği doğrultuda değişiklikler yapmak, örneğin yapılaşma yoğunluğunu artırabilmek yetkisine sahip. Bu haktan (!) TOKİ’nin kuruluşu Emlak Gayrımenkul Yatırım Ortaklığı da, Emlak GYO ile işbirliği yapan müteahhitler de yararlanabiliyorlar. Örneğin bir arsanın sıradan kişiler ya da kurumlar için yüzde 15 olan inşaat katsayısını yüzde 20’ye yükseltip, yapıları yükseltilmiş emsale göre yapabiliyorlar. Belediyelerin dışında yetkilendirilen kurumlarca yapılan planlar yakın çevre, bölge ya da kentin yerleşme ilkeleri ve planlarıyla çelişebiliyor. Bunların da yeterli görülmediği durumlarda yasaların, yönetmeliklerin yenileri devreye sokuluyor, hattâ gerekirse (!) aflar getiriliyor. Ne var ki, hukuk düzenine uymayan girişimler çoğu kez Danıştay’dan, Cumhurbaşkanı’ndan ya da Anayasa Mahkemesi’nden dönüyor. Bir süre öncesine kadar bir güvence olarak çalışan Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulları da sayıları artırılıp yapıları sulandırılarak iktidarın kanatları altına alındı, yalnızca iktidarın güvencesi haline getirildi. Bu kurulların 7 üyesinden 5’i Bakanlık, 2’si YÖK tarafından seçiliyor. Koruma Kurulları artık kararlarını çoğu kez bakanlığın, yani merkezi otoritenin istediği doğrultuda veriyorlar. İsteklere karşı duran üyelerin yerleri değiştiriliveriyor. Bunun çarpıcı bir örneği son günlerde Çamlıca planlarıyla ilgili olarak 3 No.lu Koruma Kurulu’nda yaşandı. Bu planlarda inşaat katsayısının artırılmasına karşı çıkan ve alınan kararı imzalamayan iki kurul üyesi Kültür Bakanlığı tarafından görevden alınarak 6 No.lu Kurula atandılar; planlar böylece yüzde 6’lık inşaat katsayısı yüzde 15’e yükseltilerek onaylandı. Şimdi Maliye Bakanı bu karar sayesinde, Çamlıca’daki kaçak villasını yıkarak yerine daha büyük birkaç villa yapabilecek. En taze ve çarpıcı bir örnek de şu: Doğal ve tarihi sit konumundaki Galatasaray Adası için, Boğaziçi İmar Yüksek Koordinasyon Kurulu, İstanbul Belediyesi’ni ve yetkili koruma kurulunu devre dışı bırakarak kendi kendine plan değişikliği yapmış. Kararı, Yüksek Koordinasyon Kurulu yetkilileri olarak Başbakan ile 7 bakan imzalamışlar. Bu karar da mahkemelik olmaya aday. İmar planlarının delinmesine mi, yapılaşma yoğunluklarının anormal artışına mı, ayrıcalıklarla yaratılan haksızlıklara mı, hukuk devleti kavramının yıpratılmasına mı, devletin işleyiş düzeninin bozulmasına mı yanalım? Siz söyleyin, hangi birine?…
1. D. Hasol; “Kimin Malı Kime (Nasıl) Satılıyor?”, YAPI 287, s.46, Ekim 2005.
|