Olaylar-Yorumlar.. (İyi Mimarlık için İyi Toplum, İyi İşveren Gerekiyor – Müşteri) Kaynak : 01.10.2003 - Yapı Dergisi - 263 | Yazdır

Geçenlerde Ertuğrul Özkök Hürriyet gazetesindeki bir yazısında Türkiye’nin “hayal üretemeyen ülke” olduğundan söz ediyor; “hayal” denilebilecek tek proje örneği olarak da Antalya kıyılarında yapılan Kremlin ve Topkapı projelerini gösteriyordu (1). Bu yapıları kastederek yazısını şöyle sürdürüyordu
Özkök: “Onun dışına çıkabilen yok. Oysa şimdiden birilerinin Türkiye’yi Akdeniz havzasında öteki ülkelerden başka yerlere çekebilecek hayal projeleri üzerinde düşünmesi gerekiyor.”

Özkök yalnızca bir köşe yazarı değil, aynı zamanda Türkiye’nin en yüksek tirajlı gazetesinin genel yayın yönetmeni, yani gazetenin genel yayın politikasını ve ilkelerini saptayan kişi. İşte, tehlike burada. Kendisinin, “hayal üretemeyen ülke” tanısı doğru, ancak uygulanmak üzere önerdiği tedavi yanlış. Hayal etmek gelişmenin kaçınılmaz önkoşuludur; fakat hayal edip kopyaya yönelmek nasıl açıklanır? Bugüne değin kopyayla kim nereye varmış?

Türkiye, hayal üretmiyor… Doğrudur… Üretemiyor, çünkü sürekli olarak aşmak zorunda olduğu güçlükler, çoğu zaman da ağır engellerle karşı karşıya… Ekonomik, politik ve toplumsal çalkantılar… Bunların hepsi topluma yansıyor. Büyük çoğunluğun bu güncel gerçeklerden sıyrılıp hayal üretmeye ne zamanı, ne gücü kalıyor.

Zamanı ve parası olanları da eğitim ve kültür eksikliği engelliyor. Oysa, mimarlığın gelişmesinde önemli payı olması gerekenlerin başını, bu gruptan işverenler çekiyor. İşte Ertuğrul Özkök’ün çok beğenerek övgüyle gündeme getirdiği Kremlin ve Topkapı projeleri de bu türden yatırımcıların ulaşabildikleri hayal gücünün eseri (!)

Kremlin ve Topkapı projelerine biraz eğilelim… O komplekste yapılanlar sanırım yalnızca bunlarla kalmıyor. Başta Rusya, dünyanın çeşitli ülkelerinden ünlü binaların kopyaları dış cepheleriyle buraya aktarılıyor. Moskova’daki Kızıl Meydan’ın giriş kapısı olan Diriliş Kapısı Antalya’daki WOW Kremlin Palace’ın giriş binası olmuş, yine Kızıl Meydan’daki Tarih Müzesi de otelin ana binası. Kremlin Sarayı’nın içi de 1800 yataklı otel… Dışı benzer, içi başka… Dışı saray içi otel… Dışı kilise içi restoran… İçini aynı yapmak işlevler bakımından zaten olanaksız. Yapılan, bir çeşit cephe kopyalaması; tam bir replika bile değil, bir çeşit 1/1 Miniatürk (Bunu söylerken Miniatürk’ü küçümsediğim sanılmasın; onun amacı çok farklı).

İşin bir başka boyutu daha var. Kremlin’e karışmam ama, Kültür Bakanlığı Topkapı Sarayı adının ve imajının bu anlamda kullanılmasını gözden geçirmeli; kullanılmasına izin verirse de isim ve telif hakkı istemeli. Ayrıca bu tür kullanımlara bir sınır getirilmeli. St-Basil Kilisesi’nin dış kabuğunu kopyalayıp içine lokantalar konması olgusu, örneğin, Moskova’da Süleymaniye Camisinin bir benzerini yapıp içine lokantalar yerleştirmek düşüncesiyle karşılaştırılabilir. Bırakın uygulamayı, böyle bir düşünce bile Türk toplumunca acaba nasıl karşılanır?

Görüldüğü gibi, Özkök’ün takdirle sözünü ettiği, “üretilen tek hayal”, bir “kitsch”ten, yani rüküşlükten öteye gitmiyor. Bunlar orta halli turistlere ne verir bilmem ama, mimarlığa, Türkiye mimarlığına hiçbir şey veremeyeceği çok açık. Mimarlığın temelinde, yeni biçimler, yeni çevreler, yeni mekânlar yaratmak vardır. Kısacası mimarlık, öteki bütün sanatlarda olduğu gibi, söylenmemişi söyleme çabasını içinde taşır. Söz konusu olan, özgünlük ve yeniyi yaratma çabasıdır. Yoksa, eski biçimleri alıp, allayıp pullayarak aktarmak bir hüner değildir. Mimarlık kopyayla bağdaşmadığı için bu yapılanın adına mimarlık denemez; bunların mimarlık adına yapıldığını söylemek de şarlatanlığın ötesine geçmez. Ne yazık ki işverenler böyle yapıları yaptıracakları mimarlar bulabiliyorlar…

Bir zamanlar postmodernist mimarlar yapılarını tarihten derledikleri alıntılarla süslemekten çekinmemişlerdi. Denemelerinin başarısızlığını gördükten sonra, pişmanlıktan öte utanç duydukları için olacak, kendilerinden “postmodernist” olarak söz edilmesinden bile hoşlanmıyorlar artık. Kimileri, yaptıkları daha ortadayken, bu adla anılmak istemediklerini söyleyip yazıyorlar (2). Antalya’da yapılanlar, hiç kuşkusuz postmodernist tutumun bile çok gerisinde…

Türkiye hayal üretmeli, ama geriye bakarak, geçmişe öykünerek, çözümleri geçmişten aktararak değil, geleceğe bakarak yapmalı bunu. Aslında Türkiye, geleceğini arayıp sorgulamalı. Her alanda olduğu gibi, mimarlıkta da böyle olmalı. J.F. Kennedy’nin bu konuda söyledikleri, içinde bulunduğumuz ortamda bizim için çok geçerli: “Yalnızca düne ve bugüne bakanlar geleceği kaçırırlar.”

İyi mimarlık için yalnızca iyi mimarlar yetiştirmek yetmiyor. Toplumu yönlendiren kişilerin bilgi-görgü düzeyine bakarsak anlaşılıyor ki, onların bile mimarlık konusunda bilinçlendirilmesi gerekiyor. Türkiye’nin mimarlık alanındaki en önemli sorunlarından birini malsahiplerinin (işverenlerin) oluşturduğu açık. Başka bir deyişle, mimarlığın önündeki önemli engellerden biri de işverenler…

Cumhuriyet’in ilk yıllarında en büyük işveren devletti. O dönemde yerli mimar sayısı yeterli olmadığı için daha çok yabancı mimarlardan yararlanıldı. Genç cumhuriyetin parıltısı ve Avrupa’daki olumsuz siyasal gelişmeler yabancı meslek adamlarının Türkiye’ye gelmesini kolaylaştırıyordu. O günlerde gelen mimarların seçimi doğru olarak yapılabildi mi? Bunun yanıtı yazık ki, “hayır” dır. Yeni fikirler üreten yenilikçi mimarlar daha Batı’ya yöneldiler ve ABD’nin yolunu tuttular. 1930-40 arasında Türk mimarların yaptıkları, gelen yabancı meslektaşlarınınkinden daha çağdaştı.

1940’lı yıllarla birlikte yerli mimarlara daha çok görev düşmeye başladı ve süreç 1950’lerden sonra hız kazandı… Bayındırlık Bakanlığı bugünkü durumundan çok farklı olarak, mimarlığın önünü açan bir kurumdu. O zamanki adıyla Yapı ve İmar İşleri Reisliği kamu yapılarının çağdaş koşullarda istenilen mimari düzeyde yapılabilmesi için çaba gösteriyordu. O dönemde çıkarılan mimarlık yarışmalarının sayısı bugünkülerle kıyaslanmayacak kadar çoktu. Orhan Alsaç’ı o dönemde, mimarlığın gelişmesine büyük katkıda bulunmuş teknokratlardan biri olarak anabiliriz (3). Açtığı yolda Alsaç’ı Adnan Kocaaslan, Neriman Birce, Bedi Görkem izlediler.

Hepsi de mimar olan bu kişiler, kamunun mimarlık yatırımlarını mimar duyarlılığıyla yönlendirdiler. O dönem kusursuz muydu? Olmayabilir… Ancak bugünküyle kıyaslanamayacak olgunlukta bir anlayış söz konusuydu. Ne yazık ki daha sonra, Bayındırlık Bakanlığı mimarlığa olan duyarlılığını giderek yitirdi. Mimarlar ve Türk mimarlığı 1980 sonrasında İmar ve İskân Bakanlığı’nın da kapatılarak Bayındırlık Bakanlığı içinde eritilmesiyle kamudaki son kalesini de yitirmiş oldu.

Doğadan sonra, yeryüzünün çehresini en çok etkileyen olgu “yapılaşma”, daha doğrusu insan eliyle üretilen çevrelerdir. Bunun, anonim olsun, mimar eliyle olsun sanata dönüşmüşü olan mimarlık, kültürün en önemli göstergelerinden biridir. Nasıl ki ülke kültürünün geliştirilmesi devletin ödevlerinden biriyse, mimarlığın geliştirilip yüceltilmesi de yine devletin ödevleri arasında olmalıdır. Daha önce de yazdığım gibi örneğin, Finlandiya Hükümeti ülkenin mimarlık politikasını belirlemiş, Devlet Konseyine onaylatarak yasa gücüyle yürürlüğe sokmuştur. Başbakan Lipponen gerekçede şöyle diyor: “Mimarlık kültürün aynasıdır. Yapılanmış çevre toplumun çeşitli dönemlerde onayladıklarını ifade eder. Bugünün değerleri yarın görünür hale gelecektir. Bunun içindir ki, mimarlık çok önemli ve ilginçtir” (4). Bu anlayış yalnızca Finlandiya’ya özgü değil, bütün dünyada geçerli. Bugün devletimiz ve bu konularda onun adına hareket eden Bayındırlık ve İskân Bakanlığı topluma yol gösterici olması gerektiği gerçeğini unutmuş, mimarlığa sırt çevirmiş durumdadır.

Bakanlık, eski ihale yasasının dar kalıplarının dışına çıkma sağduyusunu gösteremediği için kamu kurumlarının proje yaptırma düzeni son yıllarda iyice yozlaşmıştır. Yüzde 65-75 ücret kırma yoluyla yaptırılan elçilik binaları projelerinin ne denli başarılı olduğunu sorgulamak gerekiyor. 2003 yılı başında yürürlüğe girmesi gerektiği halde, iktidarca savsaklanarak sonuçta kuşa çevrilen yeni ihale yasasının bu sorunlara nasıl bir yanıt vereceğini, proje yaptırma düzenini nasıl etkileyeceğini uygulamalarla göreceğiz.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında ülke yöneticilerinin mimarlığa bakışlarındaki tutarlılığın seksen yıl sonra görülmemesi çok düşündürücü…

Kamu kesiminin hali böyle… Genel çizgileriyle özel kesime gelince, Antalya’daki Kremlin ve Topkapı örnekleri, işveren davranışlarının bir grubunu oluşturuyor. Başka bir davranış grubunda ise büyük yatırımları yapan büyük sermaye, küreselleşme sarhoşluğu içinde gözünü başta Amerika olmak üzere Batı’ya çevirmiş durumda. Büyük sermaye çoğu kez, Avrupalı mimarlara bile razı değil, mimarlarını Amerika’dan getiriyor. Yatırımcılarımız için, gelenlerin kim oldukları, nitelikleri, düzeyleri pek önemli değil gibi… Yabancı olmaları tercih nedeni olarak yetmekte çoğu kez. Son zamanlarda yapılan, holding vakıflarına ait üniversite yapılarından Koç ve Sabancı Üniversiteleri bu grubun örnekleri arasında görülebilir. Sayıları pıtrak gibi çoğalan öteki vakıf üniversitelerinin bir bölümünde ise, benbilirimci, becerikli (!) kurucular, binalarının tasarımını kendileri yapmış olmakla övünüyorlar.

Bütün bu örnekler Türkiye’de mimarlığın içine düştüğü bunalımı, ülke mimarlığının kendisini geliştirmekte niçin zorlandığını göstermeye yetiyor.

“Ya kentlerimizi yozlaştıran, ormanlarımızı, doğal ve tarihsel sitleri yağmalayan kaçak yapılar ve gecekondular?” diyeceksiniz. Onları, hükümetler, meclisler, siyasal partiler, politikacılar oy uğruna affetme yarışı içindeler.

Müşteri
Günümüz genç mimarlarının dilinde bir “müşteri” sözcüğüdür gidiyor. Mimarın müşterisi olur mu? Bildiğimiz kadarıyla, olmaz… Doktor, avukat gibi serbest meslek sahiplerinin olmadığı gibi… Mimarın karşısında “malsahibi” ya da “işveren” vardır. Doktorun “hastası”, avukatın “müvekkili”, müzisyenin “dinleyicisi”, gazetenin “okuyucusu” ya da “okuru”, tiyatronun “seyirci” ya da “izleyicisi” olur. Hattâ daha ileri gidersek, otelin “konuk”ları, otobüsün “yolcu”ları vardır. Müşteri, bir malı satın almak isteyen ya da satın alan kimsedir. Serbest mesleklerde bir satış değil de hizmet söz konusu olduğuna göre bu meslek sahiplerinin yanına müşteri sözcüğünü koyamazsınız.

Ülkede her şey çözülmeye uğrarken dil bunun dışında kalamıyor. Son zamanlarda İngilizceden, Amerikancadan çevrilmiş bir Türkçe konuştuğumuzun herhalde farkındasınızdır. Müşteri sözcüğü de böyle bir alıntı olsa gerek; İngilizce “client”ın mimara uyarlanmış yanlış çevirisi. İngilizin, Amerikalının “client”ı aslında; malsahibinin, müvekkilin, doktorun hastasının karşılığıdır. Ancak ikincil, uzak anlamı müşteridir. O dillerde bizim müşterinin karşılığı “customer”dır. Fransızcada “client” sözcüğü “müşteri”nin tam karşılığıdır ama, onlar da bu sözcüğü mimarların, mühendislerin işverenleri konusunda kullanmazlar. Fransızcada mimarın, mühendisin işvereni “client” değil, “maître d’ouvrage”dır.

Bu hata son zamanlarda çok yaygınlaştı. Mimarlar Odası belgelerinde (örneğin “UIA Belgesi 2001” çevirisinde), İstanbul Serbest Mimarlar Derneği belgelerinde bile malsahibi ya da işveren yerine “müşteri”den söz ediliyor.

Başka bir hata da “ücret” yerine “fiyat” sözcüğü kullanılırken yapılıyor. Hizmetin parasal karşılığı ücretle, malınki fiyatla belirlendiğine göre, mimarlara ve mühendislere proje ve benzeri hizmetleri karşılığında ödenen bedel, “ücret” tir. Bu nedenle bir projenin fiyatı olmaz, ücreti olur. Bu ayrım, başka birçok dilde olabileceği gibi Fransızca ve İngilizcede de vardır. Mimar, mühendis gibi serbest meslek sahiplerine ödenen ücret İngilizcede “fee”dir: “architectural fee” gibi. Fiyat’ın karşılığı ise “price”tır. Fransızcada ise ücret “honoraires”, fiyat “prix”dir.

Sık düşülen bu hatalardan dil sağlığı bakımından kaçınmamız gerekiyor.

1. E. Özkök’ün yazdıklarını ve kimi mimarların buna ilişkin görüşlerini 16. ve 17. sayfalarda veriyoruz.
2. – R. Venturi; “Kahrolsun Postmodernizm”, YAPI 239, Ekim 2001, s.28.
     – Venturi’ye Tepkiler, YAPI 240, Kasım 2001, s.18.
3. Bkz. Ü. Alsaç, Bir Türk Mimarının Anıları Etkinlikleri – Orhan Alsaç, Yapı Yayın, İstanbul 2003.
4. D. Hasol; “Aydın Bir Ülkenin Mimarlık Politikası”, YAPI 224, Temmuz 2000, s.49.