Olaylar-Yorumlar.. (Kavgaların Suçlusu da Mimarlar(!) – İstanbul Gibi İstanbul) Kaynak : 01.03.2001 - Yapı Dergisi - 232 | Yazdır

Kavgaların Suçlusu da Mimarlar(!)
Geçtiğimiz ay yurt içinde siyasal alanda pek çok çalkantılı olay vardı; en önemlileri de kavgaya dayanıyordu. Birinci kavga, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde oldu ve sonucunda bir milletvekili Meclis çatısı altında yaşamını yitirdi. İkinci olay ise Çankaya’da Cumhurbaşkanlığı köşkünde düzenlenen Milli Güvenlik Kurulu toplantısında Cumhurbaşkanı ile Hükümet üyeleri arasında oldu. Bu ikinci olayın yalnızca siyasal çalkantılara değil, fakat ülke çapında ne denli büyük ekonomik sarsıntılara neden olduğunu hep birlikte yaşadık.

TBMM’deki kavga olayından sonra kimi milletvekilleri Meclis ana salonunun mimarisinin olayların gelişmesinde etkin olduğunu ileri sürdüler. Örneğin, Başbakan Bülent Ecevit’in söyledikleri çok ilginçti : “Olay gecesi, TBMM Başkanı’nın davetlisi olarak evdeydik, gözümüz de Meclis TV’deydi. Baktık ki hava gergin, erken ayrıldık. DYP ve kısmen FP’liler kürsüyü, başkanlık divanını muhasara altına alıyordu. Meclis’e gittiğimde durum daha da vahim hale gelmişti. Muhalefet kürsüyü kullanılamaz hale getirmişti. Bu beni çok kaygılandırdı. Keşke bu genel kurul salonu böyle yapılmasaydı diye düşündüm. Çünkü, eski halinde genel kurulda kürsüye dokunulamazdı, başkanlık divanına erişilemezdi. Fakat şimdi her şey ayak altında. Çok yanlış bir mimari oldu.” (1)

Salonun mimarisine ilişkin başka iddialar da vardı. Koltukların kırmızı renginin milletvekillerini tahrik ettiği ve kavgaların buradan kaynaklandığı yine Meclis çevrelerinde dile getirildi. Meclis salonundaki düzenlemeyi yapmış olan mimarlardan İlhami Ural’ın bunlara yanıtı da ilginçti. Ural, “koltuklar kırmızı diyorlar. Ansiklopedilerde bu renk turuncu diye tanımlanmıştır. Kırmızı Türk bayrağında var, MHP’nin bayrağında var. Boğa güreşi mi yapıyoruz ? Kırmızı renk saldırganlık yapıyormuş. O zaman MHP de bayrağından çıkarsın.” diyordu. Vekillerin kavgacı olduğunu, kavgaların da buradan kaynaklandığını öne süren Ural’a göre, “kürsüyü yukarı çekseniz, bu sefer de merdivenleri tırmanır, başkanı yumruklar, uzaktan silahla ateş ederler”di. (2)

Tartışmalar gerçekten ilginçti. Meclis’teki olay sonrasında “mimarlık” gündeme geliyordu, ama yine suçlanarak. Vekillere göre, kavga eden milletvekilleri belki biraz kusurluydular ama, asıl suçlu bulunmuştu (!): Başkanlık divanı ve konuşmacı kürsülerini milletvekillerinin kolay erişemeyecekleri bir yükseklikte düzenlemeyen, koltukların rengini turuncu olarak seçen mimarlar..

Daha sonraki günlerde meydana gelen Milli Güvenlik Kurulu toplantısındaki kavga daha çok, sözde kalmıştı; eylem yalnızca, bir anayasa kitapçığının atılması ve toplantı salonunun Başbakan ve bakanlarca terk edilmesiyle sınırlı kalmıştı. Olayda eylem sınırlı kaldığı için bu kez mimarlar pek akla gelmedi; böylece de suçlanmaktan kurtuldular.

Binaların işlevlerinin tanımlanmasında, kapsamının belirlenmesinde mimarlar kadar, hattâ onlardan çok, malsahiplerine, işverenlere görev düşer. İşveren olarak TBMM Başkanlığı, salonun yeniden düzenlenmesine esas olacak yarışma şartnamesinde, sonra da birinciliği kazanan mimarlarla yapılan sözleşmede ve ihtiyaç programlarında işlevsel gereksinmeleri tam olarak belirlemeliydi. Örneğin, “Milletvekillerimiz kolay öfkelenirler, renkler ona göre seçilmeli, kürsü kavgalardan etkilenmeyecek bir yere yerleştirilmeli” gibi. Haa bir de silah konusu var. Vekillerimiz TBMM Genel Kurul salonunda bile silah taşımaktan vazgeçmiyorlarmış. Hal böyleyken, zamanın ABD Başkanı Clinton’ın Ankara ziyaretinde Meclis’te konuştuğu oturuma, Clinton’ın ABD’li koruma görevlileri silahlı milletvekillerini sokmamışlar. Demek ki, mimarların, olası silahlı eylemlere karşı da tasarımlarında önlem almaları gerekiyor.

Görevleri ülkede demokrasiyi, barışı, huzuru sağlamak olan yöneticilerimiz, siyasilerimiz, öfkelerini ve çatışma kültürünü bir yana bırakamadıklarına göre acaba ileriye dönük olarak, Meclis’in yanısıra Çankaya’da MGK’nin toplandığı salonda da bu anlamda mimari önlemler alınması gerekecek mi?

Bizim artık yaşımız geçiyor, ama bütün bu olup bitenler genç mimarlara bir tasarımın nasıl ele alınacağı konusunda ders oluşturmalı (!)

(1) Ecevit’le röportaj, Cumhuriyet gazetesi, 3 Şubat 2001
(2) Milliyet gazetesi, 13 Şubat 2001

İstanbul Gibi İstanbul
İstanbul’a yeni bir yönetim modeli getirmek üzere İçişleri Bakanlığı Strateji Merkezi Başkanlığı ile Marmara ve Boğazları Belediyeleri Birliği’nce ortak bir çalışma sürdürülüyor. Projenin adı, “Evrensel Değerlerini Koruyan Yaşanabilir Bir İstanbul için Yeni Bir Yönetim Modeli Geliştirme Projesi”. Çalışmanın ilk üç aylık aşamasının özeti 16 Şubat 2001 günü İstanbul’da kamuoyuna sunuldu ve görüşler istendi. Çağrının sloganı “İstanbul Gibi İstanbul”du ve bu toplantı “katılımcı yönetim modeli”nin gereği olarak düzenlenecek diyalog toplantılarının ilkiydi. Toplantıda sunuşu yapan bütün yetkililer İstanbul’un bugünkü durumundan şikâyetçiydiler. Başta İçişleri Bakanı Sadettin Tantan, İstanbul Valisi, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı, hepsi yakınmalarını dile getirdiler.

Tantan, “İstanbul’un nerede başlayıp nerede bittiğini hâlâ kimse bilmiyor; yönetiminde çokbaşlılık var; koordinasyon yok; hizmet üretilemiyor. İstanbul’un planı yok. Sonuç: yanlış yerleşme, kaçak yapılaşma, gecekondulaşma..” diyordu. Ve ekliyordu: “Bir strateji merkezi kurduk; konuları araştırıp halkın hizmetine sunacak. Öte yandan Mahalli İdareler Yasa Taslağının gerekli imzaları tamamlandı, önümüzdeki hafta TBMM’ne gönderilecek, ama bu yetmez, İstanbul için

özel bir yasaya ihtiyaç var.”

Evet, 1960’tan beri her Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda ve hükümet programlarında yer alan Yerel Yönetimler Reformu bir türlü yapılamamıştı. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı, “Yerel Yönetim Yasası”nın bir türlü çıkmadığından yakınıyor, İstanbul’daki çokbaşlılığı ve belediyelerin sıkıntılarını dile getirerek, “daha çok hizmet için yetkiler ve kaynaklar genişletilmeli” diyordu.

Vali, “sorunları hep birlikte çözelim” anlayışıyla yola çıktıklarını belirterek, ilgili herkeseİstanbul’a sahip çıkma çağrısı yapıyor, 4-5 ilin bağlandığı bir “büyük il” ya da Kadıköy’ün İstanbul’a koşut ikinci bir il olması gibi olasılıklardan söz ediyordu.

İçişleri Bakanlığı’nın oluru ile 15 Ekim 2000 tarihinde başlatılan yeni model arayışı çalışması nın 6 Ekim 2001’de bitirilmesi ve 29 Ekim 2001’de açıklanması hedefleniyordu.

Projenin Amacı
Bir başka adıyla “İstanbulum Projesi”, demokratik bir yönetim modelinin üretilmesini amaçlıyor. Bu çerçevede belirlenen temel noktalar şöyle sıralanmış:
* Kent halkının yerel düzlemdeki çeşitli sorunlarını, Habitat II konferansında kabul gören “katılım ve ortaklık” anlayışı ile demokratik ve etkin biçimde çözmek,
* İstanbul’un mevcut belediye ve il sınırlarını aşan bölgesel etki alanını dikkate alan bir kent modeli kurgulamak,
* İstanbul’un ve Türkiye’nin küreselleşme sürecindeki uluslararası konumuyla ilgili olarak, İstanbul’un öncelikli bir “dünya mirası” olma özelliğini gözeten ve bunu sürdürmeyi hedefleyen bir “dünya kenti” kimliğini ve misyonunu yaşama geçirebilecek bir yönetim biçimi oluşturmak,
* İstanbul’un tarihsel ve kültürel zenginliğinin “evrensel değerler” olarak korunmasını sağlayacak bir yönetim anlayışını geliştirmek. Bu hedefler çerçevesinde yaratılacak yönetim modelinin şu temel kabullere yanıt verecek şekilde düzenlenmesi planlanıyor:
* 8. Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda önerilen kentleşme ve bölgesel gelişme ilkeleri,
* Avrupa Birliği’ne tam üyelik sürecinde “Acquis Communautaire ve Maastricht ilkeleri”,
* Uluslararası kültür, sanat, bilim ve siyaset toplantıları gibi büyük organizasyonlara ev sahipliği yapabilmesine olanak sağlama kabulü,
* İstanbul ve Türkiye için çok önemli bir sıçrayış sağlayabilecek olimpiyatların, 2008 yılında İstanbul’da yapılmasını olanaklı kılacak teknik ve mali açıdan güçlü bir yönetim modeli gerçekleştirme kabulü,
* 17 Ağustos 1999 depreminden sonra ortaya çıkan yeni deprem gerçeğini göz önüne alan ve deprem riskini en aza indirgeyecek bir İstanbul yaratmak için etkin bir yönetsel yapı kurma kabulü,
* Marmara Denizi ve Boğaz geçişlerinin, giderek artan deniz trafiği ile paralel biçimde artan kaza riskine maruz kalmasına karşın önlem alabilecek bir denetim modeli tasarlama kabulü.

Proje birkaç önemli soruyla şekillenmiş. İlk önemli soru “Neden İstanbul?” olarak ortaya konuyor.Şehrin karmaşık yapısı, 100 km uzunluğunda bir yerleşim olmasının yanında, tarihsel mirasının korunması zorunluluğu İstanbul’un farklı bir yönetim modeline kavuşturulmasının gerekçeleri olarak belirlenmiş. Projenin ikinci önemli sorusu “İstanbul Neresidir?” İstanbul’u tanımlamakta belediye ve idari sınırların yetersiz kalması bu soruyu doğuruyor. İstanbul neresidir? Suriçi ve Boğaz mı? Büyükşehir Belediye sınırları içi mi? İl sınırları içi mi? Yoksa..? Batıda Tekirdağ-Çorlu, doğuda Kocaeli ve Gebze’ye kadar uzanan bir metropol olmanın ötesinde, küresel etki alanı Türkiye sınırlarını aşan bir kent olması; ticari etkinliklerde, kültürel alanda Türkiye’yi ve Türkiye çevresini etkileyen gücü bu sorunun yanıtını güçleştirmekte.

Durum değerlendirmesi sonucunda stratejik önemdeki hizmet alanları şöyle belirlenmiş: Yerleşim, İmar ve Planlama/Ulaşım/Koruma/Afetler/Eğitim/Sağlık/Sosyal Hizmetler.

Şu anda bütün bu hizmetlerin yerine getirilmesinde yetki karmaşası ve çokbaşlılık görüldüğü bizzat yetkililerce vurgulanıyor. Bu kez izlenecek yöntemde şehrin üç düzlemde ele alınması tasarlanıyor: Makro Düzlem: Küresel Kent, Mezzo Düzlem: Metropoliten Kent ve Yerel Düzlem.

Projenin yürütücüleri ise, Proje Yönlendirme Kurulu, Proje Ekibi ve Değerlendirme Kurullarından oluşuyor. Çalışmalar katkı getirebilecek herkese açık, özellikle de sivil toplum örgütlerine. Yetkililer, projeyle ilgilenen herkesi, proje çözüm ortağı olarak gördüklerini belirterek destek vermeye çağırıyorlar. İşte düzenlenen ilk toplantı ve toplantıda dağıtılarak yanıtlanması istenen anket formları da bu katılımcı anlayışa ilişkin göstergeler.. Ancak bir toplantıya katılan kişilerin ankete verecekleri yanıtlara dayanarak alınacak kararların bilimsel güvenilirliği üzerinde herhalde düşünmek gerekiyor.

Evet, İstanbul’un derdi yıllardan beri bitmiyor, hattâ giderek artıyor. İstanbul’un korunabilmesi ve yaşanabilir bir şehir halinde yapılandırılması için çeşitli dönemlerde hükümet ve il çapında girişimler olmuştu. Sonuçta köklü değişiklikler, iyileştirmeler yapılamadı. Bu kez de İçişleri Bakanlığı İstanbul’daki çokbaşlılığı gidermeye çalışırken çokbaşlılık Hükümet’te de sürüyor. Bayındırlık Bakanlığı imar konularını, İçişleri Bakanlığı’nca hazırlanan ve yasalaşma sürecinin sonuna gelmiş olan Yerel Yönetimler yasasından kopararak, farklı bir anlayışla düzenlemekte olduğu İmar ve Şehirleşme yasasının kapsamına almak istiyor. Bütün bu çalışmalar ne getirir, bekleyip göreceğiz.

Anlaşılan şu ki, Hükümet ve yerel yönetimler yıllarca verdikleri ödünlerin bir çığ gibi büyüyerek nasıl tehlikeli hale geldiğinin nihayet farkına varabildiler. Bu da bir şey.