Olaylar-Yorumlar.. (Kurultaylar, Archiprix ve Terörün Etkileri – Muhittin Güreli’den Anılar) Kaynak : 01.01.2004 - Yapı Dergisi - 266 | Yazdır

Kurultaylar, Archiprix ve Terörün Yan Etkileri

Aralık ayı içinde İstanbul’da çok önemli iki toplantı vardı: Birincisi, İnşaat Malzemesi Sanayicileri Derneği (İMSAD) ile Yapı-Endüstri Merkezi’nin ortaklaşa düzenledikleri “Yapı Malzemesi Kurultayı”, ikincisi ise Mimarlar Odası ile Mimarlık Vakfı’nca düzenlenen “Mimarlık ve Eğitim Kurultayı”. Her iki kurultayın da başarılı geçtiğini ve amacına ulaştığını söyleyebiliriz.

Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’nde düzenlenen Yapı Malzemesi Kurultayı, yapı malzemesinin geleceğini irdelemeyi amaçlıyordu: yapı malzemesinin ekonomik, teknolojik ve ekolojik geleceğini… Bu toplantının hedefi, yıllardan beri süregelen, geçmişi ve bugünü tartışma alışkanlığını kırarak geleceği tartışmaya yönelmekti.
Özellikle, çağrılı bildirileri sunan konuşmacılar kurultayın bu hedefine uygun davrandılar ve böylece yapı malzemesinin geleceği, Türkiye’de belki de ilk kez tartışılmış oldu.

Mimarlık ve Eğitim Kurultayı ikinci kez toplanıyordu. Birincisi iki yıl önce Yıldız Teknik Üniversitesi’nde düzenlenmişti. Aradan geçen sürede konular çeşitli grup ve kişilerce yeniden ele alınarak geliştirilmişti.

Kurultay bildirilerinin ve tartışmalarının ayrıntılarına burada girmek istemiyorum.
Bunların CD’leri var; ayrıca yayına dönüştürülmeleri söz konusu.

Her iki toplantının ortak bir özelliği, yabancı konuşmacıların (biri dışında), İstanbul’da meydana gelen bombalama saldırılarını neden göstererek toplantıya katılmamalarıydı.
Yapı Malzemesi Kurultayı’na Belçika’dan katılması beklenen konuşmacı Jan Desmyter’in gönderdiği mesaj şöyleydi:

“Dışişleri’nin olumsuz tavsiyesi nedeniyle İstanbul’a seyahat izni alamadım.

Recyhouse projesinin video sunuşunu toplantı ya katılanlara sunulmak üzere CD-ROM şeklinde gönderiyorum. Toplantıya bizzat gelerek katılamadığım için gerçekten üzgünüm. Dışişleri Bakanlığı’nın web sitesine her gün ulaşıp ‘olumsuz’ uyarılarının kalkıp kalkmadığını kontrol ettiğimden emin olmanızı isterim…”

Mimarlık ve Eğitim Kurultayı’na katılmaları beklenen Constantin Spiridonis, Susan Ware ve Jean Paul Scalabre da benzer gerekçeler ileri sürerek İstanbul’a gelmekten kaçınmışlardı.

Böylece Türkiye, bombalama olaylarının şokunu yaşarken, bir yandan da dıştan gelen olumsuz etkilerin tatsız sonuçlarıyla karşılaşıyordu. İstanbul’da hattâ Türkiye’nin çeşitli yörelerinde yapılması kararlaştırılmış toplantıların iptalleri beklenmedik bir şekilde gündeme geliyordu. Nitekim bu gelişmelerden biri de Archiprix International’ın İstanbul buluşmasını vuracaktı.

Bilindiği gibi sekiz yıldan beri ülke çapındaki mimarlık bitirme projeleri arasında düzenlediğimiz yarışmanın yanısıra, bu yıl Hollandalılarla birlikte uluslararası Archiprix yarışmasını İstanbul’da düzenlemiştik. Yarışmaya 58 ülkeden 160 proje geldi. Projeler geçtiğimiz Haziran ayında uluslararası jüri tarafından değerlendirildi ve sonuçlar belirlendi. Yine eşzamanlı olarak, yarışmaya katılmış olan yerli-yabancı 60 öğrenci İstanbul’da buluşarak Taşkışla’da düzenlenen atölye çalışmalarına ve inceleme gezilerine katıldılar. Ne var ki kazananlara ödülleri verilemedi. Başlangıçtan beri, ödül töreninin çok görkemli olması, İstanbul’da yaratılacak bir mimarlık şenliği atmosferi içinde yapılması düşünülmüştü. Etkinliğin, dolayısıyla törenlerin sponsorluğunu Hollanda kökenli uluslararası bir firma üstlenmişti. Etkinlikler kapsamında, ünlü mimarlar konferans vermek üzere İstanbul’a geleceklerdi. Ayrıca firma, dünyanın çeşitli noktalarındaki temsilcilerini de bu vesileyle İstanbul’da buluşturmayı tasarlıyordu.

Aksilikler yine bizi bulmakta gecikmedi. ABD’nin Irak’a saldırması ve bulaşıcı SARS salgınının yarattığı korku, programın ikinci bölümünün Haziran’da gerçekleştirilmesini engelledi, buluşma ve kutlamaların 2004 Mayıs’ına ertelenmesine neden oldu.

Bu kez de, bombalama saldırılarıyla karşı karşıya kalmamız, etkinliğe yeni bir darbe vurmakta gecikmedi. Archiprix kapsamında işbirliği içinde olduğumuz Hollandalı dostlarımız,sponsor firmanın İstanbul buluşmasını iptal ederek etkinliği Venedik’e aktarmak istediğini, ayrıca konferansçı olarak gelmesi beklenen Norman Foster’ın da gelmekten kaçındığını ezilip büzülerek bildirdiler. Etkinliğin İstanbul’da yapılmasını sağlamak üzere Yapı-Endüstri Merkezi’nin desteğiyle her türlü katkı ve özveriye hazır olduğumuz yolundaki ısrarlarımız kararı değiştirmeye yaramadı, çünkü sponsor firmayla altı yıl için imzalanmış bağlayıcı bir sözleşmeleri vardı. Şimdi yapabileceğimiz tek şey, elimizde bulunan sergiyi Hollanda’ya, ya da Venedik’e göndermeden önce İstanbul’da mimarlık ortamına sunmak.

İşte böyle… Çabalarımız, uğraşlarımız elimizde olmayan nedenlerle zayıflıyor.

Yabancıların Türkiye’ye karşı yadırganacak türden tutumları olduğu kesin. Benzer olaylar dünyanın pek çok ülkesinde meydana geliyor. Belki oralarda da seyahatler kısa bir süre için erteleniyor ama, ileriye dönük turizm ve toplantı iptalleriyle karşılaşılması pek yaygın değil… Türkiye, AB kapısında da benzer mızıkçılıklarla karşılaşıyor. Değil üye olmak, AB ile müzakerelerin başlaması için tarih alma konusunda bile Kıbrıs, Ege sorunları, Güneydoğu konularıyla sıkıştırıldıkça sıkıştırılıyor.

“Bunlar yabancıların kusurları” diyerek kendimizi avutmaya çalışabiliriz belki; ancak olan bitende bizim hiç mi kusurumuz yok?

İstanbul’da yaşanan bombalı saldırıları ilkin, yabancı teroristlerin yapmış olabilecekleri ileri sürüldü; sonra, olaylara bulaşanların tümünün T.C. vatandaşı oldukları ve eylemlerini dinsel inançları doğrultusunda yaptıkları anlaşıldı. Bu durum karşısında tartışmalar, “terörün kaynağı” yerine, “adı” üzerinde yoğunlaştı. Oysa asıl üzerinde durulması gereken, bu kafadaki insancıkları hangi ortamın yetiştirip barındırdığı… Öncelikle bu olguyu sorgulamak, yoksulluğu, cahilliği yenmek gerekiyor. Ülke çapında öğrenim ortalamamız kişi başına 4,5 (dört buçuk) yıl. Yazık ki Hükümet hâlâ türban, Kuran kursları ve imam hatip okullarına ödün verme, hattâ bunları yüreklendirip yaygınlaştırma, kısacası eğitimi dinselleştirme peşinde… Özetle, “Milli Eğitim”in yerini “Dini Eğitim” alırsa yitiren hep Türkiye olur.

Muhittin Güreli’den Anılar

Mimarlık dünyamızın kıdemlilerinden birini daha yitirdik: Muhittin Güreli’yi. Güreli, ilk mimarlık deneyimini Clemens Holzmeister’in İstanbul’daki bürosunda kazanmış, sonraki çalışmalarını Ankara’da sürdürmüş, İmar ve İskân Bakanlığı’nda üst düzeyde görev almış, uzun yıllar da Türk Mühendis ve Mimar Odaları TMMOB’de başkanlık yapmıştı. Mimarı bol bir ailenin büyüğüydü. Kardeşi Talat Güreli mimardı, oğullarından biri, damadı ve gencecik yaşta yitirdiği torunu da mimardı. Torun Yunus Aran’ın adı, ailenin, anısına düzenlediği etkinliklerle sıkça anılıyor.

Aile ile bizim de yakınlığımız vardır. Bu nedenle Güreli’yle zaman zaman buluşurduk; mimarlık anıları kaçınılmaz olarak gündeme gelirdi. Bu buluşmalardan ikisinde not tutmuşum. 6 Aralık 1998 günü bizim evdeki, 20 Ağustos 2000 günü Büyükada Anadolu Kulübündeki buluşmalarda tuttuğum ilginç notlar var. Bunların içinde, mimarlık topluluğunun tanıdığı bazı kişilerin özel yaşamlarına da değinmeler bulunuyor. Onları bir yana bırakıp, o günlerin mimarlık ortamına ışık tutabilecek notları buraya aktarmak isterim.

Güreli’nin GSA’daki mimarlık öğrenciliği 1930’da başlamış. Okul yıllarına ilişkin olarak söylediklerini satırbaşlarıyla özetleyelim: “O tarihlerde Ernst Egli Akademi’de hocaydı ve okula hakimdi. Sedad Hakkı Bey, Egli’ye asistan oldu. Sedad Hakkı Avrupa’da iki yıl kalmış ve İstanbul’a yeni dönmüştü. Karar vermekte güçlük çekerdi, ama sanatkârdı. Kendini ağır satardı; üstün bir kişilikti, buna karşılık, hoca olarak, ‘vermek’ yeteneği yoktu. Arif Hikmet Holtay ve Sedad Bey bize tashih yaparlardı; Egli hepsini kontrol ederdi. Egli, bir hoca olarak Sedad Bey’den farklı yapıdaydı; neyi varsa vermeye çalışırdı. Değerli bir adamdı, iyi bir mimardı, ama onun da başkasına aktarma kabiliyeti düşüktü. O dönemde Seyfi Arkan da şehircilik hocasıydı.

Akademi’ye başladığımızda sınıfta 17 kişiydik. Ben daha 19 yaşındaydım. Öğrenciler arasında iki Rum, iki Ermeni (Yetvart Bağdigyan -Bağdiken- ile, sonradan Suriye’ye yerleşen Agop) vardı; bir de yüzbaşı…”

Muhittin Güreli, GSA’yı bitirdikten sonra, çalışmak üzere Ankara’ya gitmiş. Öykünün gerisini yine kendisinden dinleyelim:

“Ankara başkent olarak yapılırken inşaat işçileri tümüyle yabancıydı: Macar, Bulgar vb. Atatürk neredeyse fenerle adam arıyordu. Yabancı mimarlar da bu dönemde gelmişlerdi.

Ben Sağlık Bakanlığı’nda çalışıyordum, fakat oradaki görevimden ayrılmak istiyordum. 1937-38’de TBMM proje yarışması uluslararası olarak yapıldı. Yarışmayı Clemens Holzmeister kazandı. Holzmeister o tarihlerde Viyana Güzel Sanatlar Akademisi’nde görevliydi. Türkiye’ye daha önce gelmiş ve bazı kamu binalarını, Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nü, Emlak ve Kredi Bankası’nı, Avusturya Sefaretini yapmıştı. Bürosu Viyana’daydı o zaman.

Holzmeister’in Ankara’daki temsilcisi konumunda olan bir Avusturyalı bana, Meclis’in projelerini hazırlamak üzere Holzmeister’in Tarabya bürosunun kuruluşundan söz etti. Trene atlayıp İstanbul’a gittim. Doğru Tarabya’ya… Holzmeister’le karşılaştık. O Almanca’dan başka dil bilmiyor; ben de yalnızca Fransızca konuşuyorum. İsviçreli yardımcısı Phister, görüşmeye yardımcı oldu. Ben Fransızca konuştum, Phister Almanca’ya çevirdi. On beş günlük bir deneme süresinden sonra yaptığımız yeni bir üçlü toplantının ardından işe alındım. Ve Holzmeister’le yıllarca sürecek birliktelik böyle başladı.

Holzmeister Türkiye’ye gelmeden önce Avusturya’da âyan azası idi, yani hocalığının yanısıra politik kimliği de vardı. Hitler Avusturya’yı ilhak ettiği sırada Holzmeister TBMM yarışmasını kazandığını öğrenmiş, bunu fırsat bilerek ailesiyle birlikte Türkiye’ye gelmiş.

Büro, Tarabya’da Sümer Palas’taydı. Burası, üst katında 28 odası olan iki katlı ahşap bir oteldi. Alt katta salonları, yanda da tenis kortları vardı. Holzmeister, 7-8 odayı kendi ailesi için ayırtmıştı; öteki odalar da büro olmuştu. Mütareke yıllarında otel olarak kullanılmış olan binada, öndeki teraslarla odadan odaya geçilirdi. Büro olarak kullanılmaya elverişliydi.

Holzmeister’in eşi, kızı, oğlu, oğlunun nişanlısı oradaydılar. Biz de otelde kalıyorduk: ben, bir yayıncı, Şilili bir genç mimar hanım, Reichl adlı bir mimar ve karısı… O sıralarda Seyfi Sonad işe girmek üzere CHP Genel Sekreterinden tavsiye mektubuyla geldi. Daha önce CHP’nin mimarı olarak halkevleri projelerinin yapımını yönetmişti. Holzmeister baskıdan rahatsız oldu. Ne var ki ikinci bir mektup daha gelince Seyfi işe alındı; iki buçuk ay kadar detay çizdi, sonra ayrıldı. Tek Türk olarak işin sonuna kadar ben kaldım. Ücretim 250 liraydı, 60 lira pansiyon ücreti kesilirdi.

Meclis’in inşaat ihalesi yapıldı; iş başladı. Müteahhit Nuri Demirağ, Paşalimanı’ndaki yalısında bizlere ziyafet verdi. Derken, İkinci Dünya Savaşı patladı. Savaş sırasında Meclis inşaatının ödeneği kesildi. Almanlar Balkanlar’a dayanmıştı. Para kesilince büro da kapandı. Yıl 1941 veya 42. Projeler bitirilmiş, uygulamaya geçilmişti. O günlerde Holzmeister’e Yüksek Mühendis Mektebi’nden (İTÜ) hocalık önerildi. Bana da birlikte gitmeyi önerdi. Ücret yarı yarıya azalıyordu, ama zorunlu olarak kabul ettim. Avrupa’da devletler takır takır gidiyor… Ne olacağımız belli değil. Zaten iş de yok.Kemal Ahmet, Orhan Safa, Leman Tomsu daha önce Yüksek Mühendis Mektebi’ne girmişlerdi. Bir cumartesi, okuldan kabul yazısı geldi. Ne var ki aynı gün bir polis tebligat getirdi ve 48 saat içinde Çanakkale’de ikinci askerliğe başlamam emredildi. Bir buçuk yıl orada Nara Burnu’nda kaldım.

Sonra yine İstanbul… Ve ardından Ankara… Milli Eğitim Bakanlığı, sanat okulları kurmak üzere harekete geçmiş. O büroyu kurmakla görevlendirildim. 300 lira aylık. Görev yeri Ankara. Gidiş o gidiş…”

Güreli’nin o büroya değil ama, Ankara’ya ilişkin ilginç bir öyküsü var. Onu da aktaralım: Nafia Vekili (Bayındırlık Bakanı) Ali Çetinkaya zaman zaman Bakanlığın proje bürosuna uğruyor. Sıcak yaz günlerinde, içecekleri soğutmak üzere bir buzdolabı alınmasına razı ediyorlar kendisini. Buzdolabı alınıyor. Ve yine bir ziyareti sırasında dolap, teşekkürlerle bakanın görüşüne sunuluyor. Bakan dolabın markasını soruyor. Buz gibi bir hava esiyor ve herkes susuyor. Buzdolabının markası Kelvinator. Bakan ise astığı astık kestiği kestik İstiklal Mahkemesi’nin üç eski yargıcından, üç Ali’sinden biri: ünlü takma adıyla Kel Ali. Durumu kurtarmak üzere mimarlardan biri uyanıklık edip, “Efendim, Vinator” diyebiliyor. Bakan yetinmiyor: “Ben böyle bir marka duymadım.” Yine uzunca bir sessizlikten sonra yanıt: “Efendim başında “Kel”i de var…”

Muhittin Güreli’yi saygıyla anıyorum.