Olaylar-Yorumlar.. (Libya’dan Para Yerine Öğüt – Gecekondulardan Üniversiteye Yer Yok) Kaynak : 01.11.1996 - Yapı Dergisi - 180 | Yazdır

Geçtiğimiz Ekim ayının ülke için en önemli olayı kuşkusuz, Başbakan Erbakan’ın Mısır, Libya ve Nijerya’ya yaptığı gezi ile, o ülkelerden ilk ikisinde kendisinin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin karşılaştığı tatsız durumlardı. O kadar ki, bu gezide olup bitenler Hükümeti, Meclis’te bir gensoru önergesiyle karşı karşıya bırakacaktı.
Dışişleri Bakanlığı olumlu bakmadığı, hattâ İçişleri Bakanı da gezi kararnamesini imzalamayı kabul etmediği için gezinin politik amaçları yalnızca Başbakan’ın kendisince bilinmekteydi diyebiliriz. Ancak gezinin özellikle Libya ayağı medyaca, müteahhitlerimizin bu ülkedeki alacaklarının tahsil edilmesi için yapılacak görüşmelere bağlanıyordu.
Mısır’daki törenlerde bayrağımızın bulundurulmaması gibi talihsiz protokol sendelemelerinden sonra, Libya’da Kaddafi’nin, çadırındaki kabulde PKK’dan yana çıkıp Türkiye Cumhuriyeti’ni ağır şekilde eleştirmesiyle yaşanan bunalım, basında ve Türk kamuoyunda bir skandal olarak patladı. Bunlar, politik alanda yaşanan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin hak etmediği talihsizliklerdi.
Gezinin pratik sonuçlarına gelince…
Başbakan, dönüşünde, Türk müteahhitlerin Libya’daki 160 milyon dolar tutarındaki kesinleşmiş alacakların 40 milyon dolarlık ilk diliminin TC Merkez Bankası’na derhal gönderileceğini, gerisinin aylık 4 milyon dolarlık taksitler halinde ödenmesinin anlaşmaya bağlandığını daha havaalanında, “Romalı muzaffer bir kumandan” edasıyla açıklıyordu.
Bu rakamlar, gerçekte çok fazla bir anlam taşımıyordu çünkü müteahhitlerinin alacağı, 160 milyon doların kat kat üzerindeydi, ödenecek 40 milyon dolarlık dilim ise kimsenin dişinin kovuğuna bile gitmeyecek kadar azdı. Yalnızca Inter-Sema’nın ya da BTK’nın alacakları 40 milyon doların üzerindeydi.
Sözü edilen 160 milyon dolar, her türlü incelemesi, kesintisi yapılarak kesinleşmiş alacaktır. Aslında Hazine’de bekleyen alacaklar 320 milyon dolardır. Ayrıca, bitirilmiş işlerin karşılığı olup ödenek yokluğu nedeniyle henüz hesaba katılmayan 300 milyon dolarlık bir alacağın da bu 320 milyona eklenmesi gerekecektir. Halen devam etmekte olan işlerin de 3 milyar dolar olduğu dikkate alınırsa, gerçekleşmiş ve çok kısa bir süre içinde gerçekleşecek alacaklarımız toplamının 3,6 milyar dolara ulaşacağa görülür.
Böyle bir rakam karşısında 40 milyon dolar peşinat ile aylık 4 milyon dolarlık taksitlerinin, alacaklı 25 müteahhitlik kuruluşu için ciddi bir anlam taşımadığı kolayca anlaşılır. Kaldı ki, 40 milyon dolarlık birinci dilim de hala ortalarda yok.
Libya bilindiği gibi, Türk müteahhitlerin yurtdışına açıldıkları ilk ülkedir. 1970’ten bu yana süren yaklaşık 25 yıllık taahhüt işleri hacmi 14 milyon dolara ulaşmış ve bu işlerin 11 milyon dolarlık bölümü tamamlanmıştır. 1970-1990 arasında yurtdışı işlerin yüzde 50’si Libya’da iken, son yıllarda yaşanan sorunlar nedeniyle bu oran yüzde 15’e düşmüştür.
Son yıllarda Libya’nın yaşadığı küresel ve yerel ekonomik sorunlar ilişkilerimizde de sorunlar yaratmaya başlamıştır.
Libya 1994 yılı başında müteahhit ödemelerini gerekçesiz olarak durdurmuştur. Daha sonra, Aralık 1994’te yapılan Türkiye-Libya Karma Ekonomik Komisyonu (KEK) Toplantısı sonucunda iki ülke tarafından imzalanan protokol, yaşanan bütün sorunları kapsadığı gibi, çözümleri de içeriyordu. Bu protokola göre 1995’in ilk üç ayında ödemeler bitirilmiş olacaktı.
Yapılan anlaşmaya güvenen müteahhitlerimiz Libya’daki örgütlerini geliştirmişler, yeni kadrolar kurmuşlar, yeni malzeme bağlantıları yapmışlar, genel anlamda önemli yatırımlara ve harcamalara yönelmişlerdir.
Ancak bu anlaşmaya ve aradan geçen uzun süreye karşın alacakların yüzde 6’sı dışında bir ödeme yapılmamış, Libyalı yetkililerce daha sonra verilen sözler de tutulmamıştır.
Türk Müteahhitler Birliği’nin deyişiyle, “Libya yıllardan beri, her an ortaya çıkan yeni oluşumları kendi lehine değerlendirerek yeni uygulamaları gündeme getirmekte ve haksız bir şekilde, ödemelerin önüne yeni engeller koymaktadır.
Şimdi ilgililer, Başbakan Erbakan’ın Libya’da bu kez yaptığı anlaşmanın iki yıl önce yapılmış protokolun bile gerisinde olduğunu belirtiyorlar. Kaddafi, konuklarını azarlayıp aşağılayarak yalnızca nasihat vermiş oldu. Para yine yok.
Başbakan’ın bu sonuncu gezisi, ekonomik işlerin din kardeşliği yoluyla çözülemeyeceğini, görmeyen gözlere bir kez daha göstermesi bakımından yararlı oldu.
Gezinin ekonomik boyutu böyle…
Politik boyutlar konusunda ise TBMM, verilen gensoru önergesini Refah ve Doğru Yol Partilerinin oylarıyla reddederek Türkiye’nin uluslararası alandaki itibar kaybını sineye çekmiş oldu.
Bir not… Otoyol müteahhitlerinin yurtiçi alacakları 12 trilyon 800 milyar liraya ulaşmış. KDV ile birlikte yaklaşık 150 milyon dolar..
En son, Şubat hakedişleri Haziran’da ödenmiş. Burası da Türkiye…

Gecekondulardan Üniversiteye Yer Yok

Özel girişimin en önde gelenlerinden Koç Üniversitesi, Sabancı Üniversitesi bunlardan ikisi.. Galatasaray Üniversitesi ise farklı.. Fransa ile imzalanan bir anlaşmaya göre özel statüde kurulmuş bir devlet üniversitesi.

Galatasaray ve Koç Üniversiteleri kuruluşlarını tamamlanmış olup eğitimlerini geçici olarak, bu işe çok da uygun olmayan binalarda sürdürüyorlar. Galatasaray Üniversitesi şimdilik Ortaköy’deki binasını kullanıyor, Koç Üniversitesi ise Otosan Fabrikası’nın İstinye’de eski tesislerini.
Bu üniversitelerin öncelikli amaçlarından biri de eğitimlerini günün koşullarına uygun şekilde sürdürebilecekleri, çağdaş, yeni kampüslere kavuşmak.
Üniversite Vakıfları büyük bir yatırıma hazırlanırken arazinin devletçe tahsisini bekliyorlar. Kazanç amacına yönelik olmayan bu üniversitelerin bu yoldaki isteklerini doğal karşılamamak olanaksız. Devlet üniversitelerinin kurulacakları arazi ise zaten devletçe sağlanıyor.
Böylece, İstanbul Sarıyer Rumeli Feneri’ndeki bir arazi 1992 yılında Bakanlar Kurulu’nca 49 yıllık bir süre için “üniversite kampüs alanı” olarak Koç Vakfı’na tahsis edilmiş. Aynı şekilde Riva’da bir arazi Galatasaray Üniversitesi’ne, Tuzla’da bir arazi de Sabancı Vakfı’na.. Ancak ne var ki, her üç üniversite de bugün, tahsis edilmiş arazilerin imar statüleri nedeniyle büyük sorunlarla karşı karşıyadır.
Bu işe elverişli doğrudürüst alanlar daha önce gecekondulara kaptırıldığı için, şimdi üniversitelere tahsis edilen alanlar genellikle ancak orman alanları olabiliyor.
Orman Bakanlığı istenilen alanların tahsisini kimi koşullarla hemen yapmaktadır. Kısacası, tahsis konusunda çok cimri değildir ya da hükümetin isteklerine karşı koyamamaktadır. Ancak iş arazinin verilmesiyle bitmemekte, bu kez imar kuralları, nâzım plan, sit kararları, koruma kurulları ve belediyeler bu üniversitelerin karşısına çıkmaktadır.
Koç Vakfı, yaptırdığı bir projeyle (1) 31 Mayıs 1996 günü Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in de katıldığı bir törenle üniversitenin inşaatına başlamışsa da şimdi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Koruma Kurulu’nun sit kararları, arazinin tahsisinden çok sonra onaylanmış İstanbul Nazım Planı ve Meslek Odaları’nca Danıştay’da açılmış iptal davası ile karşı karşıyadır.
Sabancı Üniversitesi’ne tahsis edilen arazi 1988-89 yıllarında ağaçlandırılmış bir alandır. Orman Bakanlığı’nın tahsis gerekçesi, bu alanın ancak bir üniversiteye tahsis yoluyla korunabileceği, aksi halde gecekondularca işgal edileceğidir. Bu arazi, Nazım Plan ile alt planlarda “üniversite alanı” olarak görünüyor; ancak inşaata yer açılabilmesi için, dikilmiş ağaçların başka yere taşınması gerekecek.
Galatasaray Üniversitesi ise, Riva’daki tahsisli alan orman niteliğinde olmadığı halde, sit ve Nazım Plan kararlarıyla karşı karşıya gelmenin sıkıntısını yaşıyor.
Çok iyi biliyoruz ki, Türkiye’nin çıkmazı da eğitimde, kurtuluşu da..
Buna karşılık, üniversite kurmak isteyenler hazır, ancak üniversite kurulacak alan sağlanamıyor. Yine her zamanki çaresizliğimizin içine düşmüşüz.
Üniversite kurmak isteyenler de haklı, çevreyi, orman alanlarını korumaya çalışan plancılar da…
Yapılaşmaya bağlı olarak Boğaziçi’nde orman azalması hızla devam ediyor ABD ve Fransız uydularından çekilen fotoğraflar üzerinde yapılan çalışmaya, yani “uzaktan algılama yöntemi” ile yapılan hesaplamalara göre 1984’te Boğaziçi’ndeki orman alanı 6270 hektar. Yerleşme alanı ise 1300 hektar. 1992 tespitlerine göre ise sekiz yılda orman alanı yüzde 21 azalarak 4996 hektara inmiş, yerleşme alanı ise yüzde 103 artarak 2649 hektara yükselmiş. Kısacası, yapılaşma, ormanları işgal ederek genişliyor. Durum, Elmalı-Ömerli su havzaları için de aynı.
İşte, plan olmazsa yeşil alan kemirilir, tarım alanları sanayiye dönüşür ya da buralara havaalanı yapılır, su havzaları korunamaz, her yeri gecekondu sarar; üniversite yapmak için de yer bulamazsınız.
Gelişmiş toplumları gelişmemişlerden ayıran en önemli fark, gelişmişlerin örgütlenme (organizasyon) yeteneği ve becerisidir. Biz yıllardan beri ülke çapında örgütlenemediğimiz için sorunlarımızı da birbirine karıştırdık, çözemedik..
Otuz küsur yıl önce Türkiye planlı kalkınma modelini benimserken Devlet Planlama Teşkilatı’nın plancılarına bile “yerleşme planı”nı, fiziksel planı anlatamadık. Ülke çapında bir yerleşme planı olmadan, ekonomik planın da, sosyal planın da yapılıp, yürütülemeyeceğini bırakın politikacıları, plancılar bile öğrenemediler ne yazık ki…
Planın olmadığı yerde kargaşa vardır. İşte size kargaşa..

1. Söz konusu mimari proje yurtdışında yaptırılmış. Maket fotoğrafını gördüm Türkiye’deki birikim ve olanaklarla herhalde bundan çok daha iyi bir proje sağlanabilirdi.
2. Prof. Dr. Cankut Örmeci, İTÜ İnşaat Fakültesi.