Sahip Çıkalım.. (Sedad Hakkı Eldem’i Anarken – Haliç’i Katleden Haliç Köprüsü – Gecekonduya Tapu Yerine Sertifika – Dört Genç Ressamdan İkisi – Gülmek mi, Ağlamak mı?) Kaynak : 01.10.1996 - Yapı Dergisi - 179 | Yazdır

Sedad Hakkı Eldem’i Anarken
7 Eylül 1996 Sedad Hakkı Eldem’in 8. ölüm yıldönümüydü ve sessiz sedasız geçti.
Sedad H. Eldem, çok yoğun geçen uzun yaşamında mimarlık alanında hep söz sahibi oldu. Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki hocalığı, 1934’te yine Akademi’de başlattığı Milli Mimari Semineri’nin yanısıra İstanbul Anıları, Boğaziçi Anıları, Köşkler ve Kasırlar, 3 ciltlik Türk Evi gibi kitapları ve de en önemlisi öğrencileri ve yakınındakiler üzerinde bıraktığı derin izler..
Kânunisani 1931 tarihli MİMAR dergisinin ilk sayısı (Dergi sonradan ARKİTEKT adını alacaktır) Alişanzade Sedad Hakkı’nın başyazısıyla çıkar, Milli Mimari Semineri O’nun eseridir. Yaptığı yapılar, mimari yorumları etkileyicidir.
Yurt içinde belli bir kesime de olsa “mimar”ı benimsetti, mimarın rolünü öğretti. “Topser Villaları” diye yapımı başlatılan komşuluk çevresi bugün -satış stratejisi amacıyla dahi olsa- “Sedadkent” adıyla sürdürülüyorsa bundan çıkartılabilecek dersler olmalıdır.
Sedad Hakkı, yaşamı boyunca çevresinde kendisinden sürekli olarak söz ettiren önemli bir kişilik oldu. Tartışıldı; çoğu kez arkasından eleştirildi. Hâlâ da tartışılmakta.. Bunları olağan karşılamak gerekir. Fransızların da dedikleri gibi “hiç kimse kendi ülkesinde peygamber olamamış”.
Türkiye açısından, Eldem’in yurtdışındaki etkileri daha da önemli oldu.
Adına yayınlar yapılıyor, kitaplar çıkıyor. Ağa Han Vakfı’nın ödülünü kazanmasının ardından, kendisi hayattayken Ağa Han Vakfı’nın çıkardığı monografiden sonra, artık pek çok uluslararası yayında “Sedad Hakkı Eldem” adı, çağdaş Türk Mimarlığı’nın temsilcisi olarak anılıyor. Almanların ünlü Häuser Dergisi “Dünya’nın Büyük ‘Mimarları” başlığı altında her sayıda bir mimara ayırdığı özel bölümde Sedad H. Eldem’e yer verdi (1). O sayının kapağında Eldem’den “bilinmeyen Türk” olarak söz ediliyordu.
Penguin Books yayını Dictionary of Architecture adlı kitabın yeni baskılarında artık “Eldem, Sedad Hakki” adı vardır ve yapıtları bu ,sözlüğün eski baskılara göre çok geliştirilmiş “Turkish Architecture” maddesinde geniş bir şekilde anlatılmaktadır (2).
William J.R. Curtis, birçok ödül kazanan, “Modern Architecture Since 1900” adlı ünlü kitabında Sedad H. Eldem’in iki yapıtının fotoğraflarına yer veriyor: biri gözümüzü kırpmadan yıktığımız Taşlık Şark Kahvesi, öteki Zeyrek’teki SSK Hizmet Binaları. Ve Curtis ‘Rejyonalizm”i anlatırken Sedad H. Eldem’i Luis Barragan, Kenzo Tange ve Oscar Niemeyer ile karşılaştırıyor (2).
Bu yayınlar benim görüp saptayabildiklerim. Daha başkaları da vardır kuşkusuz. Dış kaynaklarda Sedad H. Eldem adıyla, giderek daha çok karşılaşacağımıza inanıyorum.
Sedad H. Eldem uluslararası alanda Türkiye adına iyi şeyler yapmayı sürdürüyor.
Bütün bunlara karşılık biz ne yapıyoruz? “Hiçbir şey” yanıtını verebilmeyi bile çok isterdim. Taşlık’taki Şark Kahvesini yıktık, küçük, komik bir kopyasını yaptık. Şimdi de Nişantaşı’ndaki Amiral Bristol Hastanesi Hemşirelik okulu binasını yıkıyoruz.
Sedad H. Eldem, Mimar Sinan’dan bu yana Türkiye adına “mimar” sıfatını ön plana çıkarabilen en önemli uluslararası gururumuz olmuştur. Her sanat dalı, yaratıcılarının adıyla vardır, onların adıyla yücelir. Edebiyat yazarlarla, resim ressamlarla, mimarlık mimarlarla..
Sedad Hakkı Eldem’e sahip çıkalım.

Haliç’i Katleden Haliç Köprüsü
Haliç Köprüsü’nün Haliç’teki en büyük çirkinlik anıtı olduğunu önce de yazmıştım. Eyüp’te Piyer Loti kahvesinin olduğu yerden Haliç’e bakarsanız ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız. Aslında, E5 karayolu ile birlikte yapılan ve Haliç’in insani ölçüleriyle bağdaşmayan bu köprü, bu kez trafiği rahatlatmak amacıyla yanına yapılan çelik iki köprüyle daha da genişletildi. Böylece Haliç’e karayolcu mühendisler eliyle bir darbe daha indirilmiş oldu. “Mühendisler eliyle” diyorum, zira bu konuda hiçbir mimara danışılmış olabileceğini düşünemiyorum. Haliç’i ezip geçen bu olsa olsa ancak bizim Karayollarının anlayışıyla yapılabilir.
Doğa, çevre, tarih.. Karayolları yönetimi için önemli olan bunlar değildir, önemli olan yalnızca trafiktir.
Hürriyet’in bir haberine göre, yetkililer, köprülerin altında kalan çeşme nedeniyle Koruma Kurulu ile problem yaşandığını belirtmişler. Acaba, Koruma Kurulu’nu rahatsız eden yalnızca tarihi çeşme mi olmuş? Trafiğin çözümü için daha saygılı biri bulunamaz mıydı acaba?
5 trilyon lira harcanarak gerçekleştirilen yeni şekil, trafik sorunlarını çözmeye yetti mi? Kanımca, hayır.. Oradan birkaç kez geçtim; Köprü tıkanmıyordu, ama giriş-çıkışları hep tıkalıydı.
Çevre, doğa, tarih değerlerimize sahip çıkalım.

Gecekonduya Tapu Yerine Sertifika
Refahyol Hükümeti her ay bir kaynak paketi açıyor. İkinci kaynak paketini de Eylül ayı içinde açıkladı. Geçen ayki 10 maddelik pakette yer alan kaynaklardan biri, gecekondulara paralı af getirilerek tapu verilmesini öngörüyordu. İşgal ettikleri araziler Kamuoyunun ve bizzat bazı belediye başkanlarının gösterdikleri yoğun tepki karşısında Hükümet, paralı gecekondu affından vazgeçmiş görünüyor. Ayrıca, bu işten anlayanlar, bu alanların tapuda kaydı olmadığına dikkat çekerek “yalnızca bu alanlara ilişkin çalışmalar bile en az iki yıl sürer” dediler. Böylece, Hükümet bu işin kolay bir kaynak olmadığını görünce 227 milyon metrekarelik Hazine arazisi şimdilik bir bakıma kurtulmuş gibi…

Eylül ayında açılan ve ekonomistlerle iş çevrelerince ciddi bulunmayan yeni paketten ise gecekondular için “sertifika” çıktı. Gecekondu sahiplerine verilecek sertifikalar ileride bu alanlarda gerçekleştirilecek toplu konutlardan pay almalarını sağlayacak. Ankara’da Murat Karayalçın’ın, Belediye Başkanlığı döneminde başlattığı Portakalçiçeği Vadisi benzeri bir uygulama… Bunun, tapu vermekten daha akılcı bir çözüm olduğu kuşkusuz. Kamuya ait toprakları, popülist politikalarla, oy avcılığı için elden çıkarmak yerine, Ankara’daki Portakalçiçeği Vadisi’ndekine benzer uygulamalar ve biraz daha soluklu çözümlerle şehirlerimizin ve halkın yararına çağdaş, yaşanabilir ortamlara dönüştürmek, yavaş yavaş politikacılarımızın aklına geliyor galiba.
Kent topraklarımıza sahip çıkalım.

“Dört Genç Ressam”dan İkisi
Türkiye’den bir grup mimar, Mayıs ayında Finlandiya Dışticaret Örgütü’nün konuğu olarak Finlandiya’daydık. Seyahat sırasında doğal olarak eskilere, anılara da dönüldü. Grupta yıllar önce Ankara’da lise çağlarında birlikte resim sergisi açmış olanlar da vardı: Özgür Ecevit ve Ertem Ertunga. Aslında, farklı liselerden 4 kişiymişler ve o dönemde “Z Grubu” diye bir sanat grubu kurmuşlar. Açtıkları sergiyle olumlu eleştriler almışlar, basın da ilgilenmiş. O zamanların gazetecisi Bülent Ecevit 2 Mart 1954 tarihli Yeni Ulus’ta çıkan “Dört Genç Ressam” başlıklı yazısında bu sergiyle ilgili olarak şunları yazmış:

“Liseli dört genç, Semra Dağada, Özgür Ecevit, Ertem Ertunga, İhsan Yüceoğlu, Helikon Galerisinde bir sergi açtılar, Ertem Ertunga Arif Kaptan’ın, ötekiler de Eşref Üren’in öğrencileri. Dördünün de resimleri, şimdiden, ustalarının yüzünü ağartacak değerdedir.

Aralarında “Z Grubu” diye bir de grup kurmuşlar ama, hepsinin tuttukları yol ayrı. Hepsi, belli ki, resimde kendi kişiliğini arıyor. Zevk, duygu ve renk bakımından da birbirlerinden ayrılıyorlar. Mesela, Semra Dağada’da en hakim renk yeşil, Özgür Ecevit’te siyah, İhsan Yüceoğlu’da kırmızı.

Özgür Ecevit (x), çizgi ve formdan önce renge önem veriyor. Rengi yalnız dekoratif bir unsur değil, daha çok bir ifade unsuru olarak kullanıyor. Bugün memleketimizde empresyonizm’in baştemsilcisi olarak gösterebileceğimiz Eşref Üren’i bu sergideki üç öğrencisi içinde en yakından ve en iyi anlayarak takip etmiş olanı, belli ki Özgür Ecevit’tir. Resimlerinden ciddi bir araştırmacı olduğu anlaşılıyor … ”

Yüceoğlu ve Dağada’nın çalışmalarına ilişkin görüşlerini de aktaran Ecevit, yazısını şöyle sürdürüyor:

“••• Ertem Ertunga, giriştiği zor konstrüksiyon denemelerinde yaşından beklenemeyecek bir olgunluk göstermiş. Çizgileri duru ve sağlam. Teknik erginliğe genç yaşta bu kadar önem vermesine ve stilizasyona eğilimi olmasına rağmen, Ertem Ertunga’nın resimlerinde toplumsal bir ifadecilik de ön planda yer alıyor.

Henüz hayata atılmamış bu dört gencin, karşılarına çıkması mukadder olan engellere aldırmayıp ressamlığı meslek edinmelerini, insan, gönül rahatlığı ile dileyebilir.”

Özgür Ecevit’in adının yanındaki (x) işaretinin dipnottaki açıklaması ise şöyle: “Özgür Ecevit’le Bülent Ecevit’in bir akrabalığı olmadığını, resimlerini överken iltimas yaptığımız sanılmasın diye belirtiriz. B.E.”

Özgür Ecevit ve Ertem Ertunga, Bülent Ecevit’in dileğine uymayarak ressamlık yerine mimarlığı meslek edinmişler, böylece de resim yerine mimarlığın “mukadder engelleriyle” karşılaşmayı yeğlemişler.

Bülent Ecevit örneğindeki gibi, genç sanatçılara sahip çıkalım.

Gülmek mi? Ağlamak mı?
Öykü eskidir; geçenlerde M. Balbay Cumhuriyet’te tekrarladı: bir Hıristiyan, bir Yahudinin gırtlağına sarılmış. “Siz” demiş; “İsa’yı çarmıha gerdiniz.” Yahudi şaşkın: “iyi ama, o iş iki bin yıl önce oldu”. Hıristiyan: “Olsun ben yeni duydum .. ” Attila İlhan’ın, 40 yıl önce yazdığı, “Haliç’te bir vapuru vurdular dört kişi” diye başlayan şiirindeki bir dizeden dolayı Alanya Müftüsü’nün mahkemeye koşması bana yukandaki öyküyü anımsattı..
Şiirde
“demirlemişti eli kolu bağlıydı ağlıyordu on üç damla gözyaşını saydım allahına kitabına sövüp saydım”
diyordu Attila İlhan. Müftü, şiiri yeni duymuş .. Daha doğrusu Ahmet Kaya’nın, Attila ilhan’ın şiiriyle yaptığı şarkıyı dinlerken farketmiş ve Allaha kitaba sövülüyor diye koşmuş mahkemeye .. Tam bir Temel fıkrası .. Gördünüz mü uyanık müftüyü … İş bununla da kalmadı. Bu kez kamuoyunda, basında bir tartışmadır gidiyor: Vapurun Allahı olur mu? Vapurun Allahına kitabına sövülür mü?
Aklımıza, fikrimize sahip çıkalım.

1.Hauser, 3/89, s.61-72.
2.J. Fleming, H. Honour, N. Pevsner, Dictionary of Architecture, Penguin Books, 1991.
3.W.J.R. Curtis, Modern Architecture Since 1900, Phaidon 1996, S.635.