| Olaylar-Yorumlar.. (Üçüncü Köprüye Yine Hayır – Dil Yasası) |
Kaynak :
01.02.1997 -
Yapı Dergisi - 183
|
Yazdır
|
|
Üçüncü Köprüye Yine Hayır Şimdi sormak gerekiyor: (1) Cumhuriyet Gazetesi, 15.12.1993, Dil Yasası |
Işılay Saygın’ın bizleri ilgilendiren bir özelliği de, kendisinin mimarlık öğrenimi görmüş olması. Gelelim, “Türk Dilinin Kullanılmasına İlişkin Kanun Tasarısı”na.. Bu tasaryı, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra devletleştirilen Türk Dil Kurumu hazırlayıp hükümete sunmuş; yakında TBMM gündemine gelecekmiş.Ben, ilke olarak dilin yasayla korunabileceğine inanmıyorum, hele böyle bir yasayla… Yasadan yana olanlar, Fransa’nın çıkardığı yasayı örnek olarak gösteriyorlar. Fransızların 4 Ağustos 1994 günlü yasasını inceledim. Onların yasasıyla bizim tasarı temelde farklı. Bizimki polisiye önlemler içeriyor, ülke çapında Dil İzleme Kurulu (DİK), illerde Dil İzleme Alt Kurulları kurduruyor, para cezaları, hatta yayın durdurma türünden cezalar getiriyor, yazılı ve sözlü yayın kuruluşlarının sağladıkları reklam gelirlerinden pay alıyor… Kısaca, istendiğinde, kötü amaçlarla, antidemokratik olarak kullanılmaya açık bir yasa. Fransızlarınki ise kimi temel ilkeler koymakla yetiniyor. Türkçe bugün gerçekten de çok kötü kullanılıyor. Bozuk bir dilbilgisi, bozuk yazım, bozuk söyleyiş, ayrıca da yabancı dillerin istilası … 12 Eylül darbesinden sonraki dönemde, Atatürk’ün kurmuş olduğu özerk Türk Dil Kurumu’nun devletleştirilmesiyle Türkçe, siyasetin baskısı altına alındı ve gerici bir tutumla, özleştirme çalışmalarına da son verilmiş oldu. En milliyetçi geçinen kişiler bile -mukaddesatçılıklarının ağır basması nedeniyle olsa gerek- Türkçe sözcüklere karşı Arapça ve Farsça sözcüklere sarıldılar. Daha sonra özel radyo ve televizyonların hızla yaygınlaşması, bilinçsiz ve bilgisiz kişilerin elinde dilin kirlenmesi sürecini hızlandırdı. Kirlenme, çoğu kez bu kuruluşların özentili İngilizce adlarıyla başlıyor, yayınlarıyla sürüp gidiyor. Bunların dili, hiçbir kurala uymayan, İngilizce – Türkçe kırması bir dil haline geldi. Firma, ürün adları, reklamlar da öyle… Dilin yozlaşmasında, hükümetlerin dil politikalarının, resmi yaklaşımın, çarpık eğitim sisteminin rolü de gözardı edilmemelidir. Öte yandan, Üniversitelerarası Kurul kararlarına karşın üniversiteler, başta İngilizce olmak üzere, yabancı dille öğretime geçmekte birbirleriyle yarışıyorlar. (Yabancı dille eğitim konusuna başka bir yazıda daha kapsamlı olarak eğilmek gerekiyor). Ülkenin içine düştüğü sosyal ve ekonomik çarpıklıklar sonucu, Türk lirasından olduğu gibi, adeta, Türk dilinden de bir kaçış başladı. Talat S. Halman’ın dediği gibi, “Dilimiz temizlenirken kirlendi, zenginleşeceği yerde yoksullaştı, arılaşırken argolaştı, soyutlaşırken soysuzlaştı”(1). Şimdi getirilmek istenen yasayla, “bir yandan Türkçe’nin doğru kullanılması sağlanırken, bir yandan da Türkçe’ye sızmış Fransızca, İngilizce, hatta Arapça, Farsça sözcüklerin dilden süpürülmesi sağlanacak”mış. İyi bir girişim; ancak atılacak sözcüklerin yerine ne konacak? Bilindiği gibi, dilin arındırılması ve zenginleştirilmesi için tek çıkar yol özleştirme+türetmedir. Bu yasayı uygulayacak olanların geçmişteki tutumlarını anımsamaya çalışalım. Özerk TDK’nun yeni sözcük türetme çabaları bazı çevrelerce, yıllar boyunca hep uydurmacılıkla suçlanmış, hatta kimi sözcüklerin, 1980 sonrasında TRT’de ve Polis Radyosu’nda kullanılması bile yasaklanmıştı. Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu, TRT’nin Türkçe sözcüklere koyduğu yasaklamayı da yeterli bulmayarak, yeniden iki yüzü aşkın sözcüğe -Anayasa diline uygun olmadıkları gerekçesiyle- yasak koymuştu. işte o sözcüklerden birkaçı: ilişki, beceri, başvuru, koşul, olanak, saptama, sınav, bellemek, yanıt, yapıt, ulus, ulusal, sorun, devrim, çağdaş, izlemek, doğa, doğal, bilim, bilimsel, içerik … Bir ülkede cumhurbaşkanı, eskimiş ağdalı sözcüklerden oluşan diline bir de “Prezidan Bush”u eklerse; başbakan, Osmanlıca kırması bir dille konuşursa; bir profesör olan başbakan yardımcısı, konuşurken pot üstüne pot kırarsa; resmi Dil Kurumu, Türkçe sözcükleri yasaklayıp Arapçalarına sarılırsa, o ülkede dilin yasayla korunmasından önce alınacak daha ciddi önlemler olmalıdır. Türkiye’de yasa bolluğu vardır. Bunlar ya hiç uygulanmazlar ya da çoğu kez keyfi olarak uygulanırlar. Dil Yasasını kim yürütecek? Türkçe sözcükleri yasaklayanlar mı? DİK neyi, nasıl denetleyecek? Henüz Türkçe’nin yazım kurallarına bile görüşbirliği sağlanamamış. Bugünkü Dil Kurumu, kural kargaşasını aşarak, neyin nasıl yazılacağına bile karar verebilmiş değil. Kurum’un yayın organı Türk Dili dergisinin Ocak sayısını gözden geçirdim; bir sürü yanlış var. Yasa çıkarsa, acaba önce kendilerini mi cezalandıracaklar? Yeni yasanın yeni bir baskı aracı olacağından kimsenin kuşkusu olmasın. Dil sosyal bir olgudur ve devlet güdümünde olamaz; siyaset baskısı altında olmamalıdır. Atatürk, TDK’nu bu nedenle özerk olarak kurmuştu. Sorun çok ciddi boyutlardadır. Dili güzelleştirmenin yolu eğitimden geçer. Siyasete ve yasaya teslim olmak yerine, dille ilgili bütün gönüllü kuruluşların bir an önce biraraya gelerek konuyu enine boyuna tartışmaları, bu yoldan saptanacak ortak eylem planlarına süreklilik ve yaygınlık kazandırmak için ortak çaba harcamaları gerekiyor. (1) T. S. Halman, Türkiye için “Milli Misak” Dilimiz Konusunda Çağrılar, Türk Dili dergisi, Ocak 1997. |

