Olaylar-Yorumlar.. (Üçüncü Köprüye Yine Hayır – Dil Yasası) Kaynak : 01.02.1997 - Yapı Dergisi - 183 | Yazdır

Üçüncü Köprüye Yine Hayır
YAPI’nın Aralik’96 sayısında, çok tartışmalı olan ilk Boğaz köprüsünün yapım kararına karşı çıkışlarının öyküsünü anlatmıştım. O yazının yayınlanmasından birkaç gün sonra, eski deyişle, daha yazının mürekkebi kurumadan, üçüncü Boğaz köprüsü temcit pilavı gibi yine gündeme geldi. Üçüncü köprüyle ilgili olarak, Karayolları Genel Müdürlüğü 11 Aralık 1996 günü İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na bir yazı gönderdi. Yazı şöyle: “İstanbul 3. karayolu geçişine ait 1/500 ölçekli imar tasdik sınırlarını içeren planlar ekte gönderilmektedir. Uygun görüldüğü takdirde imar planlarına işlenerek, tarafınızdan onaylanacak planlardan iki takımının Genel Müdürlüğümüze iadesi… ” Yazının ekinde de projeler…
Boğaz’a üçüncü köprü, Karayollarının bağlı bulunduğu Bayındırlık Bakanlığı’nın hiç dinmeyen tutkusudur. Öte yandan, Ulaştırma Bakanlığı ise Ocak ayı içinde, İstanbul’un iki yakasını birleştirecek demiryolu tüpgeçit projesinin bu yıl ihale edileceğini ve dört yıl içinde bitirileceğini açıkladı. Tüpgeçit, 12 km lik çift hatlı demiryolu ile Yenikapı tren istasyonunu Söğütlüçeşme’ye bağlayacakmış. Ulaştırma Bakanlığı’nın önerisi, üç buçuk yıl süren bir çalışma sonucunda hazırlanan “İstanbul Kentsel Ulaşım Etüdü”ne dayanıyor.
Ekim 1995’te onaylanan İstanbul Nazım Planında, Boğaz üzerinde üçüncü köprü diye bir şey yok, ama geçeneği değişik bir tüpgeçit var. Nazım Plan’daki tüpgeçit, Ulaştırma Bakanlığı projesinden farklı olarak, Haydarpaşa’yı surdışında Zeytinburnu’na bağlıyor.
Nazım Plan, R. Tayyip Erdoğan’ın Belediye Başkanlığı görevine başlamasından çok kısa bir süre sonra onaylanarak yürürlüğe girmişti. O tarihlerde yeni Başkan, CHP’lilerce, eski Başkan Nurettin Sözen döneminde hazırlanmış olan planı kendisine maletmekle suçlanmıştı. Yani bu planın, hem eski, hem yeni yerel yönetim iktidarları tarafından uygun görüldüğü anlaşılıyordu.
Önerilen köprü, Nazım Plan’da yok, tüpgeçidin de yeri değişik…
Köprü gibi bir öğe, bir nazım planın en önemli kararlarından biridir. Nazım Plan bakanlık buyruğuyla bu kadar kolay mı değişebiliyor?
Buna bilim, hukuk ve yasa ne der acaba?

Şimdi sormak gerekiyor:
Nazım Plan mı ciddi değil, yoksa o planı yapanlar ya da yürütülmesinden sorumlu olanlar mı, bakanlıklar mı?
Karayolları’nın önerdiği köprünün projesi Anayol iktidarı döneminde hazırlanmıştı; şimdi Refahyol’un buna sahip çıktığı anlaşılıyor. Yeni köprü, Boğaziçi Köprüsü’nün hemen güneyinde yer alarak Ortaköy ile Kuzguncuk yamaçlarını viyadüklerle bağlayacak olup, birinci katı raylı sisteme, ikinci katı kara taşıtları geçişine olanak verecek şekilde iki katlı olarak tasarlanmış. Böylece, köprünün raylı sisteme de yanıt vermesi düşünülüyor. Peki, o halde, Ulaştırma Bakanlığı’nın raylı sistem için ihale etmeyi düşündüğü tüpgeçit projesi neyin nesidir? Bu kez yine sormak gerekiyor:
İki ayrı raylı sistem geçişi mi söz konusudur, yoksa iki bakanlığın birbirlerinden haberleri mi yoktur?
Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün, yani ikinci köprünün açılışının ardından üçüncü köprü hevesi başlamıştı. O dönemin Belediye Başkanı Bedrettin Dalan da, birinci köprünün hemen beş yüz metre ötesine yeni bir köprü yapılmasında ısrarlıydı. Ne var ki, o tarihlerde Devlet Planlama Teşkilatı ve Ulaştırma Bakanlığı bu köprüye karşıydılar. O zaman da Ulaştırma Bakanlığı tüpgeçit önermekteydi. Daha sonra, SHP’li Bayındırlık Bakanı Onur Kumbaracıbaşı, kuzeyden geçip Gebze-Çorlu arasını birbirine bağlayacak üçüncü çevreyolu ile yeni bir köprü projesine sahip çıkıyordu. Bu kez de, aynı hükümetin Çevre Bakanı Rıza Akçalı bu düşünceye karşıydı (1).
Döndük, dolaştık, yaklaşık on yıl sonra yine aynı noktaya geldik. Tam bir kısırdöngü.
1988’de yazmışız: “Bir su yolu üzerine köprü yaparsınız. Bu, geçişi daha çekici hale getirir, özendirici olur, geçenlerin sayısı giderek artar. ‘Gördünüz mü? Bu köprü bile artık yetmiyor’ dersiniz ve yenisinin yapılması böylece bir zorunluluk haline gelir. Buna şehircilikte ‘köprüler tuzağı’ denir…
Boğaz’da birinci köprü, ikinci köprü, üçüncü köprü… Daha kaç köprü yapılması gerekecek? Sekiz mi, on mu? Kaç tanesi yeterli olacak?.. ”
“.. Gelin, bu tuzaklara düşmeyelim… İstanbul’da, taşıtların bir yakadan diğerine geçmesi sorunundan önce, insanların topluca, en ekonomik, en kısa zamanda nasıl taşınacağını tasarlayalım.
Öncelikle yapılması gerekenler yapılmadan, yeni köprülere hayır!”(2).
Yıllar önce söylediklerimiz, bugün de geçerliliğini koruyor.

(1) Cumhuriyet Gazetesi, 15.12.1993,
(2) Doğan Hasol, Üçüncü Köprüye Hayır, Milliyet Gazetesi, 7.7. 1988,

Dil Yasası
“Bu kanuna karşı çıkanın Türklüğünden şüphe ederim.”
Bu sözleri, hazırlattığı bir yasayla Türkçe’yi korumaya kalkışan, Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Işılay Saygın söylüyordu.
“Kadın bakan” türünden bir cinsiyet ayrımına karşıyım ama, nedense son zamanlarda kırdıkları potlarda erkek meslektaşlarını geride bırakmaya başladılar. Daha önce de, devlet-siyaset-mafya üçgeni skandalının patlak vermesinin ardından, Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller de, “kurşunu yiyen de, kurşun sıkan da kahramandır” buyurmuştu. Bu deyişlerle, Türklüğe, kahramanlığa yeni boyutlar getirilmiş oluyor … Bazı kişiler, kimi kutsal değerlerin, nedense. kendi tekellerinde olduğunu sanıyorlar.


Işılay Saygın’ın bizleri ilgilendiren bir özelliği de, kendisinin mimarlık öğrenimi görmüş olması. Gelelim, “Türk Dilinin Kullanılmasına İlişkin Kanun Tasarısı”na.. Bu tasaryı, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra devletleştirilen Türk Dil Kurumu hazırlayıp hükümete sunmuş; yakında TBMM gündemine gelecekmiş.Ben, ilke olarak dilin yasayla korunabileceğine inanmıyorum, hele böyle bir yasayla…
Yasadan yana olanlar, Fransa’nın çıkardığı yasayı örnek olarak gösteriyorlar. Fransızların 4 Ağustos 1994 günlü yasasını inceledim. Onların yasasıyla bizim tasarı temelde farklı. Bizimki polisiye önlemler içeriyor, ülke çapında Dil İzleme Kurulu (DİK), illerde Dil İzleme Alt Kurulları kurduruyor, para cezaları, hatta yayın durdurma türünden cezalar getiriyor, yazılı ve sözlü yayın kuruluşlarının sağladıkları reklam gelirlerinden pay alıyor… Kısaca, istendiğinde, kötü amaçlarla, antidemokratik olarak kullanılmaya açık bir yasa. Fransızlarınki ise kimi temel ilkeler koymakla yetiniyor. Türkçe bugün gerçekten de çok kötü kullanılıyor. Bozuk bir dilbilgisi, bozuk yazım, bozuk söyleyiş, ayrıca da yabancı dillerin istilası …
12 Eylül darbesinden sonraki dönemde, Atatürk’ün kurmuş olduğu özerk Türk Dil Kurumu’nun devletleştirilmesiyle Türkçe, siyasetin baskısı altına alındı ve gerici bir tutumla, özleştirme çalışmalarına da son verilmiş oldu. En milliyetçi geçinen kişiler bile -mukaddesatçılıklarının ağır basması nedeniyle olsa gerek- Türkçe sözcüklere karşı Arapça ve Farsça sözcüklere sarıldılar.
Daha sonra özel radyo ve televizyonların hızla yaygınlaşması, bilinçsiz ve bilgisiz kişilerin elinde dilin kirlenmesi sürecini hızlandırdı. Kirlenme, çoğu kez bu kuruluşların özentili İngilizce adlarıyla başlıyor, yayınlarıyla sürüp gidiyor. Bunların dili, hiçbir kurala uymayan, İngilizce – Türkçe kırması bir dil haline geldi. Firma, ürün adları, reklamlar da öyle…
Dilin yozlaşmasında, hükümetlerin dil politikalarının, resmi yaklaşımın, çarpık eğitim sisteminin rolü de gözardı edilmemelidir. Öte yandan, Üniversitelerarası Kurul kararlarına karşın üniversiteler, başta İngilizce olmak üzere, yabancı dille öğretime geçmekte birbirleriyle yarışıyorlar. (Yabancı dille eğitim konusuna başka bir yazıda daha kapsamlı olarak eğilmek gerekiyor). Ülkenin içine düştüğü sosyal ve ekonomik çarpıklıklar sonucu, Türk lirasından olduğu gibi, adeta, Türk dilinden de bir kaçış başladı. Talat S. Halman’ın dediği gibi, “Dilimiz temizlenirken kirlendi, zenginleşeceği yerde yoksullaştı, arılaşırken argolaştı, soyutlaşırken soysuzlaştı”(1).
Şimdi getirilmek istenen yasayla, “bir yandan Türkçe’nin doğru kullanılması sağlanırken, bir yandan da Türkçe’ye sızmış Fransızca, İngilizce, hatta Arapça, Farsça sözcüklerin dilden süpürülmesi sağlanacak”mış. İyi bir girişim; ancak atılacak sözcüklerin yerine ne konacak? Bilindiği gibi, dilin arındırılması ve zenginleştirilmesi için tek çıkar yol özleştirme+türetmedir. Bu yasayı uygulayacak olanların geçmişteki tutumlarını anımsamaya çalışalım.
Özerk TDK’nun yeni sözcük türetme çabaları bazı çevrelerce, yıllar boyunca hep uydurmacılıkla suçlanmış, hatta kimi sözcüklerin, 1980 sonrasında TRT’de ve Polis Radyosu’nda kullanılması bile yasaklanmıştı.
Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu, TRT’nin Türkçe sözcüklere koyduğu yasaklamayı da yeterli bulmayarak, yeniden iki yüzü aşkın sözcüğe -Anayasa diline uygun olmadıkları gerekçesiyle- yasak koymuştu. işte o sözcüklerden birkaçı: ilişki, beceri, başvuru, koşul, olanak, saptama, sınav, bellemek, yanıt, yapıt, ulus, ulusal, sorun, devrim, çağdaş, izlemek, doğa, doğal, bilim, bilimsel, içerik …
Bir ülkede cumhurbaşkanı, eskimiş ağdalı sözcüklerden oluşan diline bir de “Prezidan Bush”u eklerse; başbakan, Osmanlıca kırması bir dille konuşursa; bir profesör olan başbakan yardımcısı, konuşurken pot üstüne pot kırarsa; resmi Dil Kurumu, Türkçe sözcükleri yasaklayıp Arapçalarına sarılırsa, o ülkede dilin yasayla korunmasından önce alınacak daha ciddi önlemler olmalıdır.
Türkiye’de yasa bolluğu vardır. Bunlar ya hiç uygulanmazlar ya da çoğu kez keyfi olarak uygulanırlar. Dil Yasasını kim yürütecek? Türkçe sözcükleri yasaklayanlar mı? DİK neyi, nasıl denetleyecek? Henüz Türkçe’nin yazım kurallarına bile görüşbirliği sağlanamamış. Bugünkü Dil Kurumu, kural kargaşasını aşarak, neyin nasıl yazılacağına bile karar verebilmiş değil. Kurum’un yayın organı Türk Dili dergisinin Ocak sayısını gözden geçirdim; bir sürü yanlış var. Yasa çıkarsa, acaba önce kendilerini mi cezalandıracaklar?
Yeni yasanın yeni bir baskı aracı olacağından kimsenin kuşkusu olmasın. Dil sosyal bir olgudur ve devlet güdümünde olamaz; siyaset baskısı altında olmamalıdır. Atatürk, TDK’nu bu nedenle özerk olarak kurmuştu.
Sorun çok ciddi boyutlardadır.
Dili güzelleştirmenin yolu eğitimden geçer. Siyasete ve yasaya teslim olmak yerine, dille ilgili bütün gönüllü kuruluşların bir an önce biraraya gelerek konuyu enine boyuna tartışmaları, bu yoldan saptanacak ortak eylem planlarına süreklilik ve yaygınlık kazandırmak için ortak çaba harcamaları gerekiyor.

(1) T. S. Halman, Türkiye için “Milli Misak” Dilimiz Konusunda Çağrılar, Türk Dili dergisi, Ocak 1997.