Sevinç ve Acı Kaynak : 11.09.2002 - Cumhuriyet Gazetesi | Yazdır

Geçen hafta sevinçle acıyı birlikte yaşadık. Sporda toplumun yüzünü güldüren başarılar vardı. Süreyya Ayhan Golden Lig’in 7. ve son ayağı olan Berlin ISTAF yarışlarında
1500 m.de 3.58.43’lük derecesiyle yine birinci gelerek başarısının rastlantı olmadığını kanıtladı. Futbolda Ulusal Takım, Slovakya’yı iyi bir oyunla 3-0 yenerken, Ümitler de yine Slovakya Ümitleri karşısında 2-1 kazandılar. Tahran’da yapılan Dünya Büyükler Serbest Güreş Şampiyonası’nda Harun Doğan 60 kiloda dünya şampiyonu oldu. Basketbol Dünya Şampiyonası’nda ise “12 Dev Adam”ın dokuzuncu olması düş kırıklığı yarattı. Aslında, dünya dokuzunculuğu hiç de kötü bir sonuç değil ama, gücümüz reklamlarla öylesine abartılmıştı ki, Aydın Örs, dönüşte toplumdan özür dilemek zorunda kaldı. Bence gözardı edilemeyecek en önemli kazanç, Çin ve Rusya gibi iki dev ülke karşısında alınan galibiyetlerin bu ülkelerde oyunları televizyondan izleyen milyonlarca kişi üzerindeki olumlu Türkiye imajıdır.

Acı olay ise, Sivasspor maçı için otobüsle yola çıkan Sakaryaspor kafilesinin geçirdiği kazaydı. Kazada spor dünyasından beş kişi yaşamını yitirdi, birçok kişi yaralandı. Bu tür kazaların daha önce de birkaç kulübün başına geldiğini anımsarsınız. Trafik kazaları Türkiye’nin gündeminde sürekli olarak var. Her aile en az bir yakınını trafik kazasına kurban vermiştir.

Kazadan sonra sorumlular aranır. Aslında kazaların asıl sorumluları sürücülerden çok, ülkenin ulaşım politikasına yıllardan beri yön verenlerdir; demiryolu yerine, karayolu politikasını ülkenin başına saranlardır. Cumhuriyetin ilk kuşağı isabetli politikasıyla, “demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan” diye övünürken sonraki kuşak karayolcu oluverdi. Yatırımlar demiryollarından karayollarına kaydırıldı. Giderek, motorlu araçlar ve akaryakıt ithalâtına bağımlı

hale geldik. Çarpık kentleşme biraz da karayolu politikasına bağlı olarak semirdi. Yeni yapılan karayolları boyunca, arazi işgalleri, gecekondu yerleşmeleri çığ gibi büyüdü. Yeni politika bir yandan kaynak israfı yaratırken, bir yandan da hazine topraklarının yitirilmesine, çarpık kentleşmeye, fosil yakıtlarla çevre kirliliğine yol açtı. Ayrıca, yaptığımız karayollarının da çoğu standart dışı olduğu için kaza oranı arttı.

Otomobil bağımlılığı, tüketim ekonomisinin en önemli öğelerinden biri olarak kentlere de yansımaktan geri kalmadı. Toplu taşımacılık unutuldu, var olan tramvaylar bile kaldırıldı; İstanbul’da vapur seferleri, deniz ulaşımı yok edildi, iskeleler lokantaya dönüştürüldü. Kısacası, yaşam otomobile endekslendi. Boğaz Köprüleri gereksinmesi veya başka bir deyişle tuzağı da bu olgunun zorlamasıyla yine otomobile dayalı taşımacılık yüzünden ortaya çıktı.

Turgut Özal, “demiryolu komünist işidir” diyecek kadar ileri giderken, bütün Batı Avrupa’nın, ulaşımını demiryollarına dayandırdığını nedense gözardı ediyordu. Geçenlerde Dünya Mimarlık Kongresi için gittiğim Berlin’de gördüğüm şehirlerarası otobüs terminali karşısında hayrete düştüm. Büyüklüğü ancak, bizim Harem Otogarı kadardı. Bütün Avrupa’da olduğu gibi Almanya’da da şehir içinde olsun, dışında olsun raylı taşımacılık egemen; otobüsün işlevi ikincil. Biz ise, “Avrupa’nın ve Balkanların en büyük otogarını yaptık” diye, Bayrampaşa’daki akılsızlık anıtıyla övünüyoruz. Yeni yetme kimi politikacılarımız da seçim vaadi olarak binlerce kilometrelik duble (ne demekse ?) karayolu yapacaklarını söyleyerek şimdiden böbürleniyorlar.

Bu karayolu tutkusu daha çoook canlar alır; kalanlara da gidenlerin ardından gözyaşı dökmek düşer.