Taksim Vakıflar Oteli’nin Başına Gelenler Kaynak : 01.01.1997 - Yapı Dergisi - 182 | Yazdır

YAPI’nın geçen sayısında Hande Suher eski adıyla Taksim Vakıflar Oteli, sonraki adıyla Sheraton’un Ceylan Intercontinental’e dönüştürülürken binanın ve mimar haklarının uğradığı haksız müdahalelerden yakınıyordu. Geçenlerde bir vesileyle gittiğim otelde, bir yapının başına gelebilecekleri, bunların varabileceği boyutlan hayret ve ibretle gördüm.
Taksim Vakıflar Oteli’nin serüveni 1950’li yıllarda başladı. Otelin yapılacağı yer İnönü Gezisi’nde ünlü Taksim Belediye Gazinosu’nun bulunduğu yerdi. Bu amaçla, Mimar Rüknettin Güney’in başarılı yapıtı, o döneme yetişebilmiş olanların anılarını süsleyen Taksim Belediye Gazinosu yıkılacak ve yerine, bir otel dikilecekti.
O tarihlerde “İstanbul’un imarı”na aklını takmış olan Başbakan Adnan Menderes Taksim’de lüks bir otel yapılabilmesi için Belediye’nin mülkiyetinde olan arsanın Vakıflar Bankası’na satılmasını sağlamıştı. Otelin adı da bu nedenle Taksim Vakıflar Oteli olacaktı.
Yeni otel için uluslararası nitelikte bir sınırlı mimarlık yarışması açıldı. Aralarında Groupe Bega (İtalya), Agence Marc J. Saugey (İsviçre) (1), Skidmore, Owings & Merrill (ABD) (2), Pierre Vago (Fransa)’nın da bulundukları 5 yabancı grup ile 8 yerli grup, yani toplam 13 grup yarışmaya katıldılar.
1959 başında sonuçlanan yarışmayı Türkiye’den AHE Grubu kazanırken Saugey’nin projesi de ikinci oldu. AHE Mimarlık ve Şehircilik Atelyesi o dönemde Türkiye’deki çokortaklı mimarlık gruplarının belki de en kalabalık olanıydı. Kemal A.Arû, Tekin Aydın, Hande Çağlar (şimdi Suher), Altay Erol, Yalçın Emiroğlu ve Mehmet Ali Handan AHE’yi oluşturuyorlardı. AHE’nin harfleri beş ortağın soyadları ile Hande Çağlar’ın adını simgeliyordu.
Yarışmanın ardından gelip çatan 27 Mayıs 1960 ihtilali bütün yatırımları durdururken Vakıflar Oteli’ni de durdurdu. Çalışmaların yeniden başlaması için uzunca bir sürenin geçmesi gerekecekti. Daha sonra kurulan, Taksim Otelcilik A.Ş. otelin işletilmesi konusunda Sheraton ile anlaştı. Proje çalışmaları ve uygulama uyumlu ve başarılı bir şekilde sürdürüldü ve 1968’de temeli atılan inşaatın 1975’te bitmesiyle otel açıldı.
Açılışta, daha inşaatın ilk yılında bir trafik kazasında yaşamını yitiren Tekin Aydın dışında bütün mimarlar hazırdılar. Alışageldiğimiz uygulamaya göre ”yapı biter, mimar unutulur”, ama Sheraton’un açılışında öyle olmadı. Açılış gününden önceki gece mimarlar otelde konuk edildiler, ağırlandılar.
Otel, mal sahipleri ile mimarlar arasındaki uyumlu bir işbirliği sonucunda Türk mimarlığının övünebileceği yapıtlarından biri olarak ortaya çıkmıştı.
Sheraton’la geçen 20 yıllık işletme serüveninin özetini ise Hande Suher’den dinleyelim:
”Ancak giderek bu durum değişti. Binanın yapım ve kullanım felsefesini asla bilmek zahmetine katlanmayanlar, binanın iç görünümünü istedikleri gibi değiştirmeye başladılar. Küçük uygulamalarda denenen ve yayınlanan örneklerden esinlenerek yapılan parçacı müdahalelerle, binanın her köşesi ayrı bir türkü söylemeye başladı, olmadık duvarlar örülüyor, gereksiz yere kolonlar vurgulanıyor, gereksiz yerler ayna ile kaplanıyor, kubbeler yapılıyor, lokanta kuzey cephesine, herhalde güneşi önlemek için panjurlar konuyor, abartılı desenli halı ve kumaşlar yeğleniyordu. 
Noterlik aracılığıyla, protesto anlamında yaptığım başvurularıma yanıt dahi verilmedi. Telif Hakları Yasası’nda yer almamasına karşın, nereden kaynaklandığı pek net olarak anlaşılmayan bir kabulle otelin iç mekanları yalnızca yapanların insafına kalmış bir biçimde sürekli değişime tabi tutuluyordu. İçmimarlığın modaya uyması veya halkın değişiklik istediği gerekçesiyle bina olumsuz öğelerle dolduruluyordu. Bina zaman içinde tanınmaz bir duruma geldi. Müellifler için bina yabancılaşmıştı. Kimliğini yitirmişti. Durum bizler için çok üzücüydü. Ben şahsen binaya giremez oldum” (3).
Bu uygunsuz müdahalelerin yanısıra, otelin bakımı yeterince yapılmadığı için bina çabuk eskidi. Sheraton ile yapılmış 20 yıllık sözleşmenin sonuna gelinmişti.
Mal sahibi Taksim Otelcilik AŞ. ile Sheraton yeni bir anlaşmada uzlaşamayınca da Ceylan Holding devreye girdi. Ceylan Holding oteli, ünlü otelcilik kuruluşu Intercontinental ile “franchising” çerçevesinde işletecekti; ancak, doğal olarak yapının, yenilenmesi, çağdaş olanaklarla elden geçirilerek günün gereksinmelerine yanıt verecek şekilde yeniden düzenlenmesi gerekiyordu. Geçen zaman içinde binanın mimarlarından Mehmet Ali Handan da bu dünyadan ayrılmıştı. Yeni işletici, binanın hayatta kalan mimarlarıyla ilişki kurdu; ancak Hande Suher’in yazdığı gibi “binanın yalnızca yarışmaya konu olan mimari tasarım ve uygulama projesindeki değişiklikler düzeyinde, dekorasyon hariç olmak üzere, müellif mimarların yenilemede yeri ve rolü sınırlandı” (4).

Artık Türkiye’de de mimari iç-dış diye ayrılmaya başlamıştı. Daha çok bugünün Kuzey Amerikasında geçerlilik kazanan bu anlayış, Türkiye’deki para sahibi yatırımcı çevrelerin yabancı, özellikle de Amerikalı mimarla çalışma heveslerinin bir uzantısı olarak Türkiye’ye de bulaşmıştı.
Sonuçta otelin içmimarisinin düzenlenmesi işi bir yabancı mimara verildi; bizimkilere de koruyabildiklerini korumak, kurtarabildiklerini kurtarmak kaldı.
Burada, konuyu telif hakları, mimar hakları yönünden tartışmak istemiyorum. O konu çok geniş ve çok ayrıntılı… Genelde düşünülürse, müellif mimarların vefat etmeleri, yaşlanmaları, grubun dağılmış olması gibi durumlarda konu çok daha çapraşık hale geliyor. Sheraton örneğinde -çok şükür- hâlâ geçerli muhataplar vardı. Zaten buradaki sorun, saydığımız bu özel durumlarla ilgili değil. Sorun, malsahibinin içmimarlığı, mimarlıktan çok ayrı bir uzmanlık olarak görmesinden, bu konuda dış dünyayı Türkiye’nin ilerisinde sanmasından ve son zamanlarda yurdumuzda çok yaygın hale gelen yabancı mimar ya da içmimarlara duyulan anlamsız hayranlıktan kaynaklanıyor.
Şimdi yabancı içmimarın yaptıklarına bir bakalım…
Otelin giriş holünde onlarca malzeme bir zevksizlik cümbüşü halinde sergileniyor. Yapılanlar, binanın mimarlık anlayışı, bünyesi, strüktürü ile hiç de uyumlu olmayan sahte, ekleme dekoratif öğeler, Mısır esintili devboyutlu sütunlar, mobilyalar, halılarla sürüp gidiyor. Süslü sahte sütunlara geçirilmiş yaldızlı bilezikler, yaldızlı mobilyalar, süslü asansör kapıları, asansör içlerinde yaldızlı profiller; insanın güven duygularını tırmıklayan, özel yolla çatlatılmış cam basamaklı, cam babalı, parlak pirinç küpeşteli merdiven, duvarlarda tabelacı resimleri türünden resimler, lokantada duvar köşelerinde sanki eskiden varmış da şimdi sıvası kaldırılmış ya da dökülmüş izlenimi veren acemi tuğla örgüsü taklidi… Bir cümbüş ki, sormayın…
Bu cicili bicili müthiş merdiven yurtdışında üretilip getirilmiş; yerine monte edildiğinde titrediği görülmüş, bu nedenle eklenen iki kolonla takviye edilmiş, kolonlar çiçekle kamufle edilmiş.
Binanın mimarlarından biri “giriş holüne eklenen iki yuvarlak sütundan sonra kendimi Assuan’da sandım (5). Biz de tasvip etmiyoruz, ama ne yapalım?” diyor. “Dekorasyon kalıcı olmadığı için gün gelir yeniden yapılır. Hiç değilse cepheyi kurtardık, yoksa ona da “cam giydirilecekti” diye avunuyor.
Hande Suher “mekan düzenlemeleri binanın bütünleyici parçası değil, bina ile bütünleşemiyor, binanın dış ve içi ayrı dilden konuşuyor” derken çok haklı. Suher şöyle sürdürüyor görüşlerini: “zamanlar değişiyor. 1959 yılında Türk mimarlar yarışmayı kazandı diye övünüldü, 1975 yılında Türk mimarlar, Türk mühendisler, Türk uygulayıcılar, Türk girişimcilerin yapıtıdır, sermayesi yerlidir, kullanılan malzemeler yerlidir, diye övünüldü. 1996 yılında da ithal malı malzeme kullanıldı. İngiliz mimar yaptı, 45 milyon dolar harcandı diye övünülüyor” (6).
Daha önce benzerlik gösteren bir uygulama Çırağan Sarayı’nda yapılmıştı. O zaman da açılıştan önce bize binayı gezdiren işveren temsilcisi, şimdi adını anımsayamadığım Pakistanlıya “bu renkleri nereden buldunuz?” diye sormuştum. Yanıtı çok kestirme ve cahilceydi: “bu renkler Osmanlı’da var, ama onlar solmuş” . Osmanlı’yı hiç tanımadığı anlaşılan bu kişinin bilgi-görgüsü eksik, ama cüreti tamdı. İşte, Çırağan da yabancı mimarların ve içmimarların marifetidir.
Çırağan’ın ardından bu kez Ceylan Intercontinental sıraya girdi. Çırağan “dört duvar” kalmıştı; oysa Sheraton yenileme kararı evresinde, mimari anlayışıyla, strüktürüyle, bütünlüğüyle başarılı bir çağdaş mimarlık örneği olarak ortadaydı.
Şimdi soruyorum: Biz bu yabancı mimarların sapık anlayışlarıyla, görgüsüzlükleriyle yapılarımızı yozlaştırmalarına katlanmak zorunda mıyız? Bütün bu konularda yabancılardan, varolan değerlerimiz için duyarlılık beklemek boşunadır.
Koruma, yalnızca tarihsel yapıları değil, korunmaya değer çağdaş yapılarımızı da kapsamına almalı. Ayrıca bilinmeli ki, bu yapılar yalnızca parayı bastırıp yapıya sahip olanların değil, aynı zamanda toplumundur da…

(1) Büyük Ankara Oteli müellifi.
(2) İstanbul Hilton Oteli müellifi (Sedad H. Eldem ile birlikte).
(3) H. Suher, “Bir Otelin Yaşam Öyküsü”, YAPI 181, Aralık 1996, s. 116.
(4) Aynı yazı
(5) Yapılara işlevsiz bir kolon eklemeyi suç sayan anlayıştan, nerelere geldik?