| Taksim Vakıflar Oteli’nin Başına Gelenler |
Kaynak :
01.01.1997 -
Yapı Dergisi - 182
|
Yazdır
|
|
YAPI’nın geçen sayısında Hande Suher eski adıyla Taksim Vakıflar Oteli, sonraki adıyla Sheraton’un Ceylan Intercontinental’e dönüştürülürken binanın ve mimar haklarının uğradığı haksız müdahalelerden yakınıyordu. Geçenlerde bir vesileyle gittiğim otelde, bir yapının başına gelebilecekleri, bunların varabileceği boyutlan hayret ve ibretle gördüm. |
Artık Türkiye’de de mimari iç-dış diye ayrılmaya başlamıştı. Daha çok bugünün Kuzey Amerikasında geçerlilik kazanan bu anlayış, Türkiye’deki para sahibi yatırımcı çevrelerin yabancı, özellikle de Amerikalı mimarla çalışma heveslerinin bir uzantısı olarak Türkiye’ye de bulaşmıştı. Sonuçta otelin içmimarisinin düzenlenmesi işi bir yabancı mimara verildi; bizimkilere de koruyabildiklerini korumak, kurtarabildiklerini kurtarmak kaldı. Burada, konuyu telif hakları, mimar hakları yönünden tartışmak istemiyorum. O konu çok geniş ve çok ayrıntılı… Genelde düşünülürse, müellif mimarların vefat etmeleri, yaşlanmaları, grubun dağılmış olması gibi durumlarda konu çok daha çapraşık hale geliyor. Sheraton örneğinde -çok şükür- hâlâ geçerli muhataplar vardı. Zaten buradaki sorun, saydığımız bu özel durumlarla ilgili değil. Sorun, malsahibinin içmimarlığı, mimarlıktan çok ayrı bir uzmanlık olarak görmesinden, bu konuda dış dünyayı Türkiye’nin ilerisinde sanmasından ve son zamanlarda yurdumuzda çok yaygın hale gelen yabancı mimar ya da içmimarlara duyulan anlamsız hayranlıktan kaynaklanıyor. Şimdi yabancı içmimarın yaptıklarına bir bakalım… Otelin giriş holünde onlarca malzeme bir zevksizlik cümbüşü halinde sergileniyor. Yapılanlar, binanın mimarlık anlayışı, bünyesi, strüktürü ile hiç de uyumlu olmayan sahte, ekleme dekoratif öğeler, Mısır esintili devboyutlu sütunlar, mobilyalar, halılarla sürüp gidiyor. Süslü sahte sütunlara geçirilmiş yaldızlı bilezikler, yaldızlı mobilyalar, süslü asansör kapıları, asansör içlerinde yaldızlı profiller; insanın güven duygularını tırmıklayan, özel yolla çatlatılmış cam basamaklı, cam babalı, parlak pirinç küpeşteli merdiven, duvarlarda tabelacı resimleri türünden resimler, lokantada duvar köşelerinde sanki eskiden varmış da şimdi sıvası kaldırılmış ya da dökülmüş izlenimi veren acemi tuğla örgüsü taklidi… Bir cümbüş ki, sormayın… Bu cicili bicili müthiş merdiven yurtdışında üretilip getirilmiş; yerine monte edildiğinde titrediği görülmüş, bu nedenle eklenen iki kolonla takviye edilmiş, kolonlar çiçekle kamufle edilmiş. Binanın mimarlarından biri “giriş holüne eklenen iki yuvarlak sütundan sonra kendimi Assuan’da sandım (5). Biz de tasvip etmiyoruz, ama ne yapalım?” diyor. “Dekorasyon kalıcı olmadığı için gün gelir yeniden yapılır. Hiç değilse cepheyi kurtardık, yoksa ona da “cam giydirilecekti” diye avunuyor. Hande Suher “mekan düzenlemeleri binanın bütünleyici parçası değil, bina ile bütünleşemiyor, binanın dış ve içi ayrı dilden konuşuyor” derken çok haklı. Suher şöyle sürdürüyor görüşlerini: “zamanlar değişiyor. 1959 yılında Türk mimarlar yarışmayı kazandı diye övünüldü, 1975 yılında Türk mimarlar, Türk mühendisler, Türk uygulayıcılar, Türk girişimcilerin yapıtıdır, sermayesi yerlidir, kullanılan malzemeler yerlidir, diye övünüldü. 1996 yılında da ithal malı malzeme kullanıldı. İngiliz mimar yaptı, 45 milyon dolar harcandı diye övünülüyor” (6). Daha önce benzerlik gösteren bir uygulama Çırağan Sarayı’nda yapılmıştı. O zaman da açılıştan önce bize binayı gezdiren işveren temsilcisi, şimdi adını anımsayamadığım Pakistanlıya “bu renkleri nereden buldunuz?” diye sormuştum. Yanıtı çok kestirme ve cahilceydi: “bu renkler Osmanlı’da var, ama onlar solmuş” . Osmanlı’yı hiç tanımadığı anlaşılan bu kişinin bilgi-görgüsü eksik, ama cüreti tamdı. İşte, Çırağan da yabancı mimarların ve içmimarların marifetidir. Çırağan’ın ardından bu kez Ceylan Intercontinental sıraya girdi. Çırağan “dört duvar” kalmıştı; oysa Sheraton yenileme kararı evresinde, mimari anlayışıyla, strüktürüyle, bütünlüğüyle başarılı bir çağdaş mimarlık örneği olarak ortadaydı. Şimdi soruyorum: Biz bu yabancı mimarların sapık anlayışlarıyla, görgüsüzlükleriyle yapılarımızı yozlaştırmalarına katlanmak zorunda mıyız? Bütün bu konularda yabancılardan, varolan değerlerimiz için duyarlılık beklemek boşunadır. Koruma, yalnızca tarihsel yapıları değil, korunmaya değer çağdaş yapılarımızı da kapsamına almalı. Ayrıca bilinmeli ki, bu yapılar yalnızca parayı bastırıp yapıya sahip olanların değil, aynı zamanda toplumundur da… (1) Büyük Ankara Oteli müellifi. |

