Toplum Gergin, Spor Ortamı Gergin… Kaynak : 04.12.2002 - Cumhuriyet Gazetesi | Yazdır

Herkes kavga halinde… Taraftarlar birbirine giriyor. Oyuncular çatışıyor. Kimileri antrenörün, hakemin üzerine yürüyor. Aynı kulübün yöneticileri arasında bile gerginlikler var. Kısacası, sporda barış ve huzur yok.

Fenerbahçe – Galatasaray futbol maçı nedeniyle Kadıköy’de yaşananlar hâlâ belleklerden silinemiyor. Saha içinde güvenlik yok… Tribünde güvenlik yok… Polis Galatasaray yandaşlarının bulunduğu tribünü boşaltıyor. Bu kez, çıkışta, otobüs yolculuğunda da güvenlik yok. Daha sonra Trabzonsporlular da Ali Sami Yen Stadı’ndan aynı şekilde uzaklaştırılıyorlar.

Polisimiz, sorumluları yakalamış görünmek adına kimi yandaş derneklerinin yöneticilerini, kulüp üyelerini bile gözaltına alıyor; yani kurunun yanında yaş da yanıyor. Ve yine polis, bundan böyle maçlara yalnızca evsahibi takımın yandaşlarının alınacağı kuralını getiriyor. Nasıl bir kuralsa ? Futbol iki takım arasında oynanan bir oyun değil mi ? Aslolan, iki takımın yandaşlarının eşit koşullar altında takımlarını destekleyerek maçı keyifle izlemeleridir. Yandaş, takımın on ikinci oyuncusu değil mi ? O halde, yeni düzenlemeye (!) göre takımlardan biri 12, öteki 11 oyuncuyla sahaya çıkmış olmuyor mu ? 11’e karşı 50 binlik bir denge… Stat mı, arena mı ? Bunun adı spor olamaz; kimilerinin spora yakıştırdığı deyişle, “gösteri sanatı” da olamaz. Güvenliği sağlamakta çaresiz kalan polisin, önlem olarak statları boşaltması, eğitimdeki sorunları çözmek için okulları kapatmak türünden bir önlemdir. Doğal ki, gerilimin asıl sorumlusu polis değil… Kulüp yönetimleri, medya, yandaşlar… Herkes kendisini sorgulamalı.

Kavga yalnızca sahada, tribünde sürmüyor; soyunma odalarına, koridorlarına bile yayılıyor. Beşiktaş – Gençlerbirliği lig maçı sonrasında olanları anımsayalım. Havuzda bile kavga var…

İşte Galatasaray – İYİK sutopu maçı. Öfkemiz yabancıları da mı etkiliyor dersiniz… Ortega – Lorant kavgasının arkasında yatan nedir ? Eleştirilerim hiç kuşkusuz, bir kulübe ya da kişiye yönelik değil. Hastalık çok yaygın.

Toplumca sinirli olduk. Bunda ekonomik bunalımlar kadar, eğitimin ve toplumsal ayrışmanın da payı var. Bugünlerde toplumsal düzeyde de gerginlik tırmanıyor. Hem de ipe sapa gelmez nedenlerle… İşte türban konusu. Bizim çocukluğumuzda, gençliğimizde türban yoktu. Eski dönem kalıntısı olarak tek tük siyah çarşaflı yaşlı insanlara rastlanırdı. O kadar… Giyim çağdaştı. Başörtüsü derseniz, o, türbandan çok farklı birşeydi; Batılı nasıl kullanıyorsa öyle kullanılırdı. Adı da zaten Fransızca’dan geldiği şekliyle “eşarp”tı. Türban son zamanların icadı olarak bir eğilimin dışavurum göstergesi biçiminde çıktı. Yaşadığımız bütün çelişkilerde olduğu gibi, bunun da kökeni eğitim bozukluğunda aranmalı. Eğitim, ülkedeki nüfus artışı hızına yetişemedi, üstelik bilinçsiz ödünlerle çağdaş ekseninden saptırıldı. Eğitim birliği zedelendi. Bugün öğrenim ortalamamız kişi başına 4,5 (dörtbuçuk) yıldır. Onun da önemli bir bölümü dine dayalı yolla verilmiş öğretimdir.

Kısacası; okutamadık, eğitemedik. Okuttuklarımızı da eğitemedik. Bu koşullar altında geldiğimiz noktayı hayretle karşılamamak, hattâ yadırgamamak gerekiyor. Nasıl düzeleceğiz ? Yolu belli : Atatürk yolu. Ama önümüzdeki asıl sorun şu : Bunu, hangi ortamda yetişmiş kadrolarla gerçekleştirebileceğiz ?

Bir bayram günü için karamsar bir yazı oldu bu. Ama unutmayalım ki çareler tükenmez. Kişiler zaman zaman umutlarını yitirseler de toplumlar yitirmemeli.

Umutlarınız, düşleriniz bayram şekeri tadında olsun.