|
 Toplantıların yanısıra sergiler de açılmıştı: • Yoksulluğun Yokedilmesi ve Mimarlık Yanşmasında kazanan projeler • Eternit 1997 Mimarlık Ödülü • 1998 Benedictus Ödülleri (Dupont de Nemours).
Uluslararası Mimarlar Birliği (UIA)’nın 50. Kuruluş Yıldönümü 5 Haziran 1998 günü İsviçre’nin Lozan şehrinde yapılan tören ve toplantılarla kutlandı. Törenin Lozan’da düzenlenmesi bir rastlantı değildi. UIA, ikinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından, 1948 yılında Lozan’da kurulmuştu. İkinci Dünya Savaşı’ndan önce uluslararası boyutta üç mimarlık örgütü vardı, ancak savaştan sonra her şey değişti. Avrupa harabe durumundaydı ve mimarlar, çıkış arayışları içinde, dünya çapında tek bir örgütte toplanmanın yollarını düşünmeye başladılar. Bir kuruluş komitesi, önce Londra’da, ardından Paris’te biraraya geldikten sonra uluslararası bir birlik için bir genel kurul toplamaya karar verdi. İlk genel kurul 27 Haziran 1948 günü Lozan’da Palais de Tribunal Federal’de toplanacaktı. Bu ilk toplantıya 23 ülkeden delegeler katıldılar ve UIA’nın tüzüğünü imzaladılar. Kurucu ülkeler arasında bulunan Türkiye’yi delege olarak Emin Onat temsil ediyordu. UIA’ nın ilk başkanı İngiltere’den Sir Patrick Abercrombie, ilk genel sekreteri de l’Architecture d’Aujourd’hui ve Aujourd’hui dergilerinden tanıdığımız Pierre Vago oldu. İşte, kuruluştan 50 yıl sonra mimarlar bu kez yine Lozan’daydılar. Doğal olarak fire çoktu ve 50 yıl önceki ilk toplantıya katılanlardan yalnızca bir-iki kişi ayakta kalmanın mutluluğunu tadabiliyordu. Bunlardan biri de ilk genel sekreter ve halen onursal başkanlardan biri de olan Pierre Vago idi. Bu kez, UIA’nın 50 yıllık geçmişine ilişkin olarak kendi yürütücülüğünde hazırlanmış olan kitabı dostlarına imzalarken çok gururluydu. Bugün 108 ülkeden üyesi bulunan UIA’ nın 50. yıl kutlama toplantısına ancak 56 ülkeden yaklaşık 350 kişilik bir katılım olmuştu. Bu 56 ülke arasında Türkiye’yi de sayıyorlardı. UIA’nın Türkiye’deki üyesi Mimarlar Odası bu toplantıya delege göndermemişti. Biz resmi sıfatımız olmaksızın, YAPI Dergisi temsilcisi olarak, Mimar Yücel Gürsel de ödülünü almak üzere toplantıya katılmakla Türkiye adının anılmasını sağlamış olduk. Toplantının düzenlenmesi işini, ev sahibi UIA İsviçre Bölümü üstlenmişti; ancak belirttiklerine göre İsviçre Hükümeti’nden herhangi bir destek sağlayamamışlardı. Parasının üzerine Le Corbusier’nin resmini basan İsviçre nedense dünya mimarlarının bu anlamlı buluşmasına ilgi göstermemişti. (Lozan Antlaşması’nın 75. yıldönümü törenine de İsviçreliler’in aynı şekilde ilgisiz kaldıklarını gazetelerde okuyoruz). Buna karşılık Fransa, Kültür Bakanıyla temsil ediliyordu toplantıda. O Fransa ki, ilgisini bundan 33 yıl önce 1965’te Paris’te düzenlenen görkemli UIA Genel Kurulu sırasında da ev sahibi olarak fazlasıyla göstermişti. Aslında, Genel Kurul, dönemin Cumhurbaşkanı De Gaulle’ün himayesi altında Paris’te yapıldığı için devlet katkısıyla öylesine görkemli olabilmişti. Fransız Kültür Bakanı Catherine Trautmann konuşmasında, UIA’nın kurulduğu yıllardaki bilgi ve deneyim alışverişi gerekliliğine değindi. İsviçre savaşın dışında kalmayı becermişti ve Lozan da mimarların toplantısı için, savaş dışı kalmanın sağladığı huzur dolu ortamı nedeniyle seçilmişti. Nitekim daha önce 1928 yılında CIAM da yine İsviçre’de toplanmıştı. Bakan, UIA’nın, savaşın ardından konut yapımına ve endüstrileşmeye getirdiği katkılardan söz ettikten sonra, soğuk savaş yıllarında UIA’nın yararlı işler yaptığını vurguladı. Evet, UIA’nın 1957 genel kurulu Moskova’da yapılacaktı. Ancak ne var ki, 1956 yılında Sovyetler Birliği’nin müdahalesiyle Macaristan’da yaşanan kanlı olaylardan sonra dünya mimarlarını Moskova’da toplanmaya ikna etmek olanaksız görünüyordu. Bunu Rus meslektaşlara anlatmak ve genel kurulu bir yıl erteletmek gibi güç bir görev dönemin UlA Başkanı İsviçreli mimar Jean-Pierre Tschumi’ye (1) düşmüştü. Buna karşılık 1963 Genel Kurulu, komünizmin bayrağını bugün bile dalgalandıran Küba’nın başkenti Havana’da yapıldı. Daha sonra Çin, Birleşmiş Milletlerce tanınması konusunda güçlüklerle karşılaşırken UIA’ya üye olmuştu bile. Çin’in UIA’ca tanınması, politik alanda resmen tanınmasından tam 12 yıl önceye rastlıyordu. UlA iki Kore’yi de, iki Almanya’yı da bünyesinde barındırabilmek hünerini gösterebilmişti. Bakan, bu konulara açık seçik değinmiyordu, ama UIA’nın soğuk savaş yıllarındaki başarılı tutumundan söz ederken, böylesine ayrıntıları kastettiğini biliyorduk. Bakan, daha sonra sözü, Avrupa’nın ortasındaki Bosna’nın göz göre göre yıkılmasına getirirken “Bir şehre dokunduğunuzda onun içerdiği bütün değerlere, kimliğe de dokunmuş olursunuz” diyordu. Ve sözlerini, “mimarlık demokrasi için de, yurttaşlık için de gereklidir” diye bitiriyordu. 50. yıl toplantısının bir başka özelliği de Jean-Pierre Tschumi’nin 1961-62 yıllarında yaptığı Aula des Cedres binasında düzenlenmiş olmasıydı. Toplantı konuşmalarla açılmıştı. Fransız Kültür Bakanı’nın konuşması doğal ki tek konuşma değildi. Ancak, Bakan da dahil ilk dört konuşmacının tümünün bayan olması, konuşmalarda söylenenler kadar ilgi çekiciydi. Bayan bakandan önce UIA İsviçre Kesimi Başkanı Bayan Regina Gonthier ve UIA Başkanı Bayan Sara Topelson de Grinberg konuşmuşlardı. Bakandan sonraki konuşmacı da UNESCO’dan Bayan Genevieve DomenachChich’ti. Bu durum acaba, dış dünyada sözü artık kadınların aldıklarının mı göstergesiydi? Toplantının ana konusu, “Mimarlık ve Globalleşme” (“Globalleşme Çağında Mesleğin Geleceği”) olarak seçilmişti. Tören oturumunda konuşmacılar, “globalleşme”yi kaçınılmaz bir veri olarak kabul ederken yeni pazarların, mimarlara ülke sınırlarının ötesinde yeni iş olanakları açacağından umutla söz ettiler. Dünyanın yeni ekonomik düzeninde mimarın çalışma koşullarını tartışmaya çalıştılar. Mimarların, değişik çalışma ortamlarında kültürel değerlere saygı göstererek kaliteli, sürdürülebilir, yapılaşmış çevreyi nasıl sağlayabilecekleri sorunlarına eğildiler ve sorulara yanıtlar aradılar. Ünlü mimar, yeni politikacı Lord Rogers of Riverside’ın okunan mesajı ilgi çeken bildirilerden biri oldu. Lord Rogers of Riverside, mimar Richard Rogers’tan başkası değildi. İktidardaki İşçi Partisi’nin, bu konudaki yetkilisi olarak geleceğin şehrini “sustainable compact city” (sürdürülebilir kompakt şehir) olarak tanımladıktan sonra bu şehrin özelliklerini şöyle sıralıyordu: “Herkes yönetime katılmalı; şehir yaratıcı olmalı; ekolojik olmalı; çokmerkezli fakat kompakt olmalı; az enerji tüketmeli”. Bu anlayış doğallıkla, merkezde bürolarla, iş merkezleri, dışta alışveriş merkezleri, banliyöde evler bulunan Amerikan şehir modelinden çok farklıydı. (Mesajı bu sayıda ayrıca sunuyoruz). Başka bir mesaj da, başka bir politikacı mimardan, Brezilya’nın Parana Valisi Jaime Lerner’den gelmişti. Beklenmedik bir şekilde, toplantının resmi dillerinin dışında Portekizce olarak okunan mesajın anında çeviri sorunu dostça yaklaşım çabalarıyla aşıldı. Globalleşme, öğleden sonraki, “Mimarlık Mesleğinin Dünya Çapında Uygulanması” konulu açıkoturumda da tartışıldı. Açıkoturuma dünyanın çeşitli yörelerinden çağrılı olarak katılan kimi ünlü mimarlara, seçilmiş kimi basın mensupları yine “globalleşme” çerçevesinde sorular yönelttiler; yanıtlar almaya çalıştılar. Açıkoturuma katılan mimarlar şöyleydi: Mario Botta (İsviçre), Charles Correa (Hindistan), Teodoro Gonzales de Leon (Meksika), Josef Maria Martorell (İspanya), Dominique Perrault (Fransa), Harry Seidler (Avustralya), Craig Dykers (Norveç). Gazeteciler ise, The Times’tan Marcus Binney, Der Architekt’ten Peter Neilzke ve Hochparterre dergisinden Benedikt Loderer.
|
|
Açıkoturumda “globalleşme” üç başlık altında tartışıldı: a) Globalleşme ve Mesleki Uygulama, b) Globalleşme ve Mesleki Eğitim, c) Globalleşme ve Mimarlık Yarışmaları. Tartışmalar daha çok, mimarlara iş bulma çerçevesi ve kısırdöngüsü içinde yoğunlaştı ve dinleyenleri sıkacak bir tempoda sürüp gitti.
 Açıkoturumda mimarlar; soldan: M. Botta, C. Correa T.G. De Leon, C. oykers, J.M. MartareII, O. Perrault, H. Seidler.
Gelişmiş ülkelerden gelen mimarların derdi, ülkelerinin sınırlarını aşarak kendilerine yeni iş ve başkasının kesesinden gösteriş olanakları yaratmanın kapılarını açacak gerekçeler geliştirmekti. Karşı gruptakiler ise mimarlığın yerelliğe, yerel kültüre, coğrafyaya bağlı olduğunu; bunun gerekliliklerinin yabancı kimlikli katkılarla sağlanamayacağını savunuyorlardı. Botta, “ben İsviçre’de de değişik yaklaşımlarla çalışıyorum. Dağda ve ovada farklı yorumlarım var” diyerek bu ikinci teze karşı çıkıyor, “globalleşme sözcüğünün ortaya çıkmasından önce de yurt dışı çalışmalar vardı” diyordu. Oturumun büyük bir bölümü, “mimar ”tailleur” (terzi) midir, “couturier” (modacı) mıdır tartışmasıyla geçerken, globalleşmeyi savunan M. Botta bu noktada Fransızca “tailleur” sözcüğü ile söz oyununa giriyor ve “ben “tailleur de pierre” yani “taş yontucu”yum” diyordu. Daha sonra söz alan, Paris’teki çok tartışmalı Kütüphane Binasının mimarı Dominique Perrault da kuşkusuz doğal olarak, globalleşmeden yanaydı. Görüşünü, “eskiden bir yere emperyalist anlayışla kültür götürülürdü. Şimdilerde uygulama iki yönlü: ithalat da var, ihracat da.. Ayrıca mimar büyük bir coğrafyacıdır” sözleriyle savunuyordu. Buna karşılık Hintli ünlü mimar Charles Correa, “F. L. Wright, kendi ülkesini, oradaki insanların isteklerini bildiği için ABD’de başanlı oldu. Ancak Japonya’da Imperial Hotel’de aynı başarıyı gösteremedi. Mimarlık; senfonik konser vermeye benzemez. Mimarlığın kökleri vardır. Yetenekleri öldürüyoruz. Bana da dışarda işler önerildi. Ben yapmadım; ben Hindistan’da çalışıyorum. Mimarlık zaman, esin ve çevreye bağlıdır” derken İskenderiye Kütüphanesi’ni arkadaşlarıyla birlikte kazandığı bir yarışma sonucunda inşa etmekte olan C. Dykers ”Almanya’da doğdum, annem Meksikalı, Norveç’te çalışıyorum” diyerek Correa’ya karşı çıkıyor, globalleşmeden yana tavır sergi liyordu. Mario Botta ekliyordu: “Bir İsviçreli olan Le Corbusier, İsviçre’ye verdiğinden daha çoğunu Hindistan’a vermiştir. Oradaki uygulamalarını gördükten sonra daha çok anladım kendisini. Mimarlıkta globalleşme korkutmamalı, ancak sonuçları dikkatle değerlendirilmeli. Mimarlığın sosyal boyutu önemlidir. Geri kalmış ülkelerden insanlar zengin ülkelere göç ediyorlar. Mimarlar bu olguya kayıtsız kalamazlar. Mimarı mekan organizasyonunun, çağına tanıklık etmesinden yanayım. Bir bina, şehrin bir öğesidir. Onun geleceğine umut verici katkılar getirmelidir”. “Yeni deneyimler için başka ülkelere gitmek gerekir” diyen Dominique Perrault’ya, gazeteci Neitzke, Perrault’nun ülkesinden çok uzaklarda, Şanghay’da yaptıklarını anımsatarak karşı çıkıyordu: “Ya Şanghay’da yapılanlar? Orada bir kargaşa var. Yeni projeler için insanlar yerlerinden atılıyor.. ” Kanımca, tartışmalar kısaca şöyle özetlenebilirdi: gelişmişler için globalleşme, ülke sınırlarının ötesinde iş yapmaktı; gelişmekte olanlar için de sınırları korumayı gerektiren bir tehdit. Mario Botta’nın ilginç bulduğum bir saptamasını buraya aktarmadan geçmek istemiyorum. “Pek çok mimar ‘azami çıkar’ kuralının mağduru oluyor. Mimarlar kimi zaman politik projelere alet oluyorlar. Edebiyattan esinlenerek hemen belirtmeliyiz ki, “bir mimarlık yapıtının politik değeri, yalnızca mimarlık değeri kadardır” diyordu Botta. Açıkoturumda daha sonra, globalleşme eğitim ve yarışma konuları giderek azalan sayıdaki dinleyiciler önünde tartışıldı. Eğitim konusundaki görüşler özetle şöyleydi: De Leon: “Gençler bilgisayara çok bağımlılar. Oysa ilk fikir, el-beyin ilişkisi önemli.” M.Botta: “İki yıl önce İtalyan İsviçre’sinde bir okul çizdim. Bugünün öğrencilerine ne vermek gerektiği tartışıldı. Çağdaş kültüre, hızlı değişime yetişebilmek için teknikten çok, sosyal bilgilere dayalı olmalıydı okul. Okul, çözümleri değil, problemleri ortaya koymalıydı. Mimarlığa gelince… Mimarlık öğretilmez, öğrenilir. Bugün mimar bir koordinatör konumuna geldi, sanatı bir yana bıraktı. Meslek, bir misyona dönüştürülmeli.” C.Correa: “Danimarka’da öğrenciler için bir program başlattık. Başka ülkelerden örneklerle, o ülkenin kültürleriyle temasa geçmeleri ve duyarlılık kazanmaları amaçlanıyor bu programla.” J. M. Martorell: “Mimarlık öğrenilecek bir meslektir. Mimarlık okullarında serbest mimarlar görev almalıdır. Öğrencilerin profesyoneller gibi davranmaları sağlanmalıdır. ” Uluslararası yarışmaları tartışmaya ise yeterince zaman kalmadı ve dikkate değer görüşler ortaya çıkmadı. Bu konuda ilginç olan iki görüş vardı. H. Seidler yarışmayı “tutsak işi” olarak görüyordu, de Leon ise “şans işi”. de Leon’a göre “hiçbir jüri 700 proje arasından doğru seçim yapamaz”dı. Gün boyunca konuşmalar yapılmış, Yoksulluğun Yokedilmesi ve Mimarlık temalı proje yarışmasında kazananlara ödüller (2), eski genel başkan ve genel sekreterlere madalyalar verilmişti. Kutlamalar gece de sürecekti. Toplantıya katılanlar akşamüstü bindikleri bir vapurla Leman gölü üzerinde bir buçuk saatlik hoş bir yolculuktan sonra kutlama yemeği için, bizim kuşağın, Gatenby’nin İngilizce ders kitabındaki Prisoners of Chillon adlı öyküden anımsayacakları Chilion Şatosuna vardılar. Ve gece, De Gaulle Paris’inin Belediye Sarayında, Musee de I’Homme’da ve Versailles bahçelerinde yaşanan görkemden çok uzak bir şekilde, belki de mimarların bugün bütün dünyada geldikleri ekonomik statüye daha uygun olarak, Chilion Şatosundaki mütevazi bir yemekle noktalandı.
(1) Günümüzün ünlü mimarı Bernard Tschumi ‘nin babası. (2) Yücel Gürsel de yarışmada mansiyon kazanmıştı
 1. Eski başkanlara madalya töreni. Kürsüde şimdiki Başkan. 2. Chillon Şatosu’ndaki yemekte Bn. Seidler, Harry Seidler, Bn. Correa, Charles Correa, UIA Başkanı Sara Topelson de Grinberg.
|