Ünlü Mimar Bruno Taut’un 75. Ölüm Yıldönümü: Şehitlikte Bir Alman Kaynak : 26.12.2013 - Cumhuriyet Gazetesi | Yazdır
24 Aralık, dünya mimarlık kamuoyunun iyi tanıdığı bir mimar ve şehir plancısının, Bruno Taut’un 75’inci ölüm yıldönümü idi. Bruno Taut genç Türkiye Cumhuriyeti’nin kucak açtığı Avrupalı bilim ve sanat adamlarının belki de en ünlüsü, en önemlisi. Taut’un, bizdeki izlerinin yanı sıra çok ilginç bir yaşam öyküsü var. 1880’de Königsberg’de doğmuş, 1938’de İstanbul’da ölmüş ve vasiyeti uyarınca İstanbul’da gömülmüş. Taut’un öyküsüne göz atalım. 
Bruno Taut, Almanya’yı terk etmek zorunda kaldığı 1933 yılına değin ülkesinde başarılı mimarlık ve eğitim çalışmaları gerçekleştirerek üne kavuşmuş. Önce 1914’te Köln Werkbund Sergisinde yaptığı Cam Ev’le, sonra da 1918’de Alpler Mimarisi adını verdiği fantastik mimarlık örneği projeleriyle dikkatleri üzerine çekmiş; 1921’de Magdeburg kentinin başmimarı, 1930’da da Berlin-Charlottenburg Teknik Yüksekokulu’nda profesör olmuş. Taut’un parlak bir meslek başlangıcı söz konusu. Ancak ne var ki, nasyonal sosyalizmin en azgın dönemindeki baskılar, birçok aydını olduğu gibi, Taut’u da ülkesinden ayrılmak zorunda bırakmış: Önce İsviçre, sonra da Japon Mimarlar Birliği’nin çağrısıyla Japonya… Sılanın ilk üç yılını Japonya’da geçiren Taut 1936’da İstanbul’a gelerek Güzel Sanatlar Akademisi’nde hocalığa başlamış. 
Genç Türkiye Cumhuriyeti, o tarihlerde Nazi yönetiminin baskısı nedeniyle Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden uzaklaşmak zorunda kalan bilim ve sanat adamlarına kucak açmış durumdaydı. O yıllarda mimar sayısı çok azdı Türkiye’de. Buna karşılık, savaşlardan yeni çıkmış ülkenin yoğun bir yapılaşma gereksinmesi vardı. Başta yeni başkent Ankara olmak üzere bütün yurdun yeniden yapılandırılması gerekiyordu. O dönemde çaresiz olarak yabancı mimarlardan medet umulacaktı. Böylece Taut, Milli Eğitim Bakanlığı Mimari Bürosu’ndaki görevinin yanı sıra, bir yandan da Akademi’de, mimarlık öğretim üyeliğini sürdürecekti. Ankara, İzmir ve Trabzon için okul projeleri çiziyor, Ankara’da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi binası ile İstanbul’da Ortaköy yamacında kendi evini gerçekleştiriyordu. O ev hala ayaktadır; Boğaziçi Köprüsünün Ortaköy çıkışında sağ tarafta, taşıdığı Japon etkileri ile, mimariyi görmeyi bilenlerin dikkatini çeker. Taut, Akademi’deki eğitsel çalışmalarının arasına, “Mimari Bilgisi” adlı kitabını da sığdıracaktır.
 
Taut’un son mimari işi, büyük Atatürk’ün cenaze töreninde saygı geçişi için Ankara’da TBMM önünde kurulan katafalkın tasarımı ve yapımı olmuştur. Söylendiğine göre, astım hastası olan Taut, katafalkı gerçekleştirirken rahatsızlanmış ve kırk gün sonra 58 yaşında bu dünyadan ayrılmış. Cenaze töreni Güzel Sanatlar Akademisi holünde yapılmış, tabutunun başında ünlü kemancı Mischa Elman, Beethoven’in bir sonatını çalmış. Mimar Maruf Önal’ın anlattığına göre bu da Taut’un vasiyetiymiş; tıpkı, kendisine kucak açan ülkenin toprağına gömülmek üzere ebedi istirahat yeri olarak İstanbul’daki Edirnekapı Şehitliğini seçmesi gibi…
Gelelim Taut’un kabrine.. Güzel Sanatlar Akademisi hocalarından mimar Arif Hikmet Holtay’ın tasarladığı kabir son derece sade. Musevi geleneğine uygun büyükçe kalın bir mermer kapaktan ibaret. Üzerinde, çok yalın bir şekilde oyulmuş, 
“BRUNO TAUT 4. V.1880 – 24. XII. 1938” 
yazısının yanı sıra, oyulmuş bir de ayak izi var. Ayak izi merakımı çekti; dinsel bir simge olabileceğini düşünerek sonradan epeyce soruşturdum. Sonuç şöyleydi: İz bıraktığının simgesiymiş bu ayak izi. Gerçekten de dünyanın saygıyla andığı mimar Bruno Taut, Türkiye’de de iz bırakmıştı. 
Taut’un, 1938’de Güzel Sanatlar Akademisi’nce yayımlanmış olan “Mimari Bilgisi” kitabında bir deyişi var: “Her milli mimari fenadır, fakat her iyi mimari millidir.” O deyiş, bugünün, eski mimarlıkların kopyalarından medet uman geriye dönük resmi anlayışına, Osmanlı-Selçuklu tarzı arayışlarına karşı, 75 yıl önceden gelen uyarıcı bir ışık niteliğindedir.  Tabii, anlayana!.. 
Modern mimarlığın ilk taşlarını koyanlar arasında saygın yerini almış olan ünlü mimar Bruno Taut’un bir bakıma hazin öyküsü işte böylece İstanbul’da bir Türk mezarlığında noktalanmış. Hiç kuşku yok, Türk hoşgörüsünün sayısız örneklerinden biridir bu: Şehitlikte bir Alman… Bağrımızdaki bir konuk…