Yağma Var!. Kaynak : 01.08.1997 - Yapı Dergisi - 189 | Yazdır

Gökdelenleri dikenler; bu ülkenin en varlıklı insanları bile kendi dar çevrelerinden, kozalarında şehir mekanına çıktıkları anda, onlar da ülkenin sefaletinden nasiplerine düşeni alıyorlar.

Daha çok “yağma yok” deyimini kullanmaya alışmışızdır. Birinin haksız olarak kapmak istediği bir şey karşısında duyulan tepkinin dile getirilmesinde kullanılır genellikle. “Yağma Yok”ta, tepkiye yol açan bir “bilinç” söz konusudur.
Burada değineceğimiz, kimi zaman bilinçli gibi görünse de bilinçsiz olarak sürüp giden bir yağmadır. Türkiye’de yıllardan beri süregelen yağma.. Suçlu, yalnızca yağmalayanlar mıdır? Hayır.. Hepimiz suçluyuz. Bütün toplum suçludur: hortumlayan da hortumlanan da..
Çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlanmış yazılarımı, bu kez kitaplaştırmak üzere gözden geçirirken fark ettim. 1965’ten başlayarak yazdığım bu yazıların çoğundan, ağırlıklı olarak çıkarılabilecek ortak payda “Yağma Var!” feryadı gibi görünüyor. Ülkedeki yağma kuşkusuz, 1960’lardan da öncelere dayanıyor.
Doğayı, topraklarımızı, havayı, suyu, denizi, akarsuları, yeşili, ormanları, tarım alanlarını, tarihsel varlıklarımızı, mimarlık mirasımızı, çevreyi, neredeyse herşeyi kentleşmeye koşut olarak, son yıllarda giderek artan bir ivmeyle yağmaladık.
Güneşi, yağmuru, rüzgarı, kuş sesini yok ettik. Bütün bunları ortak katkıyla hep birlikte yaptık.. Sonuçta hep kendimize zarar vererek.. Diyebiliriz ki, yaptıklarımızla, toplum olarak kendi kendimize karşıyız.
Hiçbir ülke, hiçbir toplum, tarihten gelen mimarlık değerlerini, onların oluşturduğu mimari çevreyi, kentlerini bizim kadar savurganlıkla harcamamıştır. Yıllardan beri yıkıp yakıyoruz. Çoğu kez iyisini yıktık, kötüsünü yaptık. Güngörmüş köşkü, yalıyı yıktık, yerine apartmanın en yozunu diktik. Milliyetçi, mukaddesatçı geçinenler bile bu toprakların malı olduğu halde kendilerinin saymadıkları eskiçağ mimarlık ve sanat varlıklarının korunmasına karşı çıkarlarken, hiç değilse, atalarımızdan kalan varlıklara sahip çıkma bilincini olsun, gösteremediler. Yeşil alanları kemirip imara açtık, gökdelenler diktik; değil metrosu, yolu bile olmayan gökdelenler…

Gecekondular, kaçak yapılar apartmanlara dönüştü.. Plan-program kimin umurunda?
Sözde, herkes korumadan yana.. Ama başkasının bahçesindeki ağacın, başkasına ait yapının korunmasını istiyor. Vergiyi başkasının vermesini istediği gibi.. Kaçak yapıya karşı, ama komşusunun kaçak yapısına..
Herkes daha büyük inşaat yoğunluğu, daha çok metre kare, daha çok yükseklik peşinde.. Ama bunun, daha kirli hava, daha az yeşil, daha çok taşlaşma, daha az güneş, kısacası, daha sağlıksız yaşam demek olduğunu hiç mi hiç düşünmüyor. Tek hedef; spekülasyon, köşedönme.. Gökdelenleri dikenler, bu ülkenin en varlıklı insanları bile kendi dar çevrelerinden, kozalarından şehir mekanına çıktıkları anda, onlar da ülkenin sefaletinden nasiplerine düşeni alıyorlar. Görsel kirlilik, gürültü, kirli hava, sıkışık trafik, güvenlik sorunları, salgın hastalıklar onların da, her gelir düzeyinden insanla paylaştıkları kaderdir.
Bu davranış bozukluğu, ekonomik yaşamda da kendisini gösteriyor. Parası faizde olan, faizlerin artmasına; altını olan, altının değerinin yükselmesine; dövizi olan, döviz kurlarının başını alıp gitmesine seviniyor. Kısacası felaketimize seviniyoruz.
Niçin böyleyiz ?
Dar gelirli bir toplumun insanları olarak hızlı çoğaldık.. Eğitilmedik, eğitemedik, cahil kaldık.. Eğitim hızı, üremenin hızına yetişemedi. Bakmanın yanı sıra görmeyi; ezberlemek, körü körüne inanmak yerine anlamayı, düşünmeyi öğrenemedik. Bilimsel eğitimin yerini dinsel eğitim aldı. Cahilliği yenemeyince de;

• Kaderciliği aşamadık,
• Kişisel çıkarlar toplumsal çıkarların önüne geçti.
• Haklara saygıyı, uzlaşmayı, paylaşmayı unuttuk, akıl edemez olduk,
• Üretmeden tüketmeye, çalışmadan kazanmaya, hak etmeden almaya alıştık.

Sonuçta, eğitimsizlik, yarı eğitilmişlik ya da cahillik her şeye; kırsal kültür kente egemen oldu. Yalnız kente mi ? Ya politika, ya ülke yönetimi ?
İşte size memleketimden manzaralar.. Gelecek kuşaklara ait doğal ve tarihsel mirası yağmalıyoruz. Ne dersiniz ? Kader mi utansın ?

*Karikatürler, Semih Balcıoğlu’nun “Güle Güle İstanbul” kitabından…