|
27 Mart’ta yine yerel yönetim seçimleri var. Halk bu kadar çok seçimden bıktı, ama politikacılar seçime doymuyor. Hasan Pulur 27 Mart seçimini “Dönekler Seçimi” olarak tanımlıyor. Gerçekten de kimin hangi partiden seçime daldığı belli değil. Aday, bir bakıyorsunuz ANAP’ta, bir bakıyorsunuz DYP’de … Kimin hangi partiden aday olduğunu izlemek ya da anımsamak artık çok güç. Türkiye tam bir ilkesizlikler dönemi yaşıyor. Eski ANAP’lı, sonra DMP kurucusu, daha sonra DYP milletvekili Bedrettin Dalan İstanbul’dan DYP Belediye Başkan adayı olurken, eski DYP’li İlhan Kesici aynı görev için ANAP’tan aday olabiliyor. ANAP’lı eski İzmir Belediye Başkanı Burhan Özfatura da bu kez DYP’li olarak aynı sahneye çıkıyor. Örnekler sayılamayacak kadar çok. Her kusuru 12 Eylül 1980’e yükleyenlerden değilim, ama bu politik kargaşanın köklerinin 12 Eylül askeri darbesine dayandığını kesinlikle söyleyebiliriz. Askeri yönetim, yıllarca, sicilleri belleklerde tutulmuş eski politikacıları 1983 seçimleri öncesinde veto yoluyla, politika sahnesinden uzaklaştırırken bu mesleğin kaynağını kuruttuğunun bilincinde değildi. Öte yandan, değil kerametleri, kim oldukları bile bilinmeyen pek çok kişiye politika kapıları ardına kadar açılmış oldu. Bu kişiler bir anda yalnızca hevesleri ve hırslarıyla politikacı oluverdiler. Nasıl ki bir anda mimar, mühendis, asker olunamazsa bu kişiler de politikacı olamadılar. Askerlerin politikanın bir meslek, hatta uzun bir eğitim süreci gerektiren bir meslek olduğunu göz ardı etmeleri, bence 1980 sonrasının en önemli hatalarından biridir ve Türkiye demokrasisine ve devlet sistemine indirilen en büyük darbedir. 1980’den bu yana yaşanan seçimler enflasyonu içinde bu kez, ciddi bir medya anarşisi yaşamıyor. Medyada da sürüp giden kargaşa içinde yönetme-yönlendirme hırsı çok yaygın. Yasa, töre, kural tanımazlık kimi politik çevrelerin medya dalkavukluğunun da desteğiyle sürüp gidiyor. Başlangıçta tıpkı gecekondular gibi, yasalara aykırı olarak ya da yasaları delerek kurulan televizyon ve radyolar, getirilen sözde düzenlemelerle tam bir kargaşa ortamı içinde ülkemiz kaderine egemen olma savaşını sürdürüyorlar ve en büyük desteği de yine “sözde” politikacılardan görüyorlar. Televizyonların sayısının 85’e, radyolarınkinin 800’e vardığı bildiriliyor. Etik, yasalar, töreler, kurallar, mahkeme kararları bunlardan bazıları için hiçbir anlam taşımıyor. İş, “bu yasayı beğenmiyorum, öyleyse uymam” zorbalığına kadar varıyor. Yerel seçimler şehirlerimizin yani geleceğimizin yapılanması bakımından çok önemli. Buna karşılık, partilerin sergiledikleri görünüm, seçimlerden sonra yapılacak etkinliklerden çok, yalnızca “ne olursa olsun, ne pahasına olursa olsun seçimi kazanmak”tan öteye gitmiyor. Bunun için de akılcı yollardan çok, kurnazca yöntemler deneniyor; adayların ileride yapabilecekleri değil de, oy potansiyelleri değerlendirilmeye çalışılıyor. Dalan böylece yeniden devreye giriyor. Kesici’nin adaylığı açıklanırken Sivaslı oluşu en önemli niteliği olarak vurgulanıyor. Sözen’in İstanbul’a getirdiği söylenen ve İstanbul’daki taşralılar arasında yoğunluğunun çok fazla olduğunu bilinen Sivas kökenli İstanbulluların oylarının bu yoldan kapılması düşünülüyor. Son olarak, Bayburtlu Dalan da eşinin Sivaslı olduğunu ilan etti. Böylece, partilerimizin, İstanbul’u taşralıların yönetmesi gerektiği gibi bir yargıya vardıkları, İstanbul Belediye Başkanını taşralıların seçeceğini baştan kabul etmiş oldukları anlaşılıyor. Şimdi biraz da İstanbul’un başkan adaylarına daha yakından bakalım.. Dalan ve Kesici’nin adaylıkları kesinleşti. Biri DYP’den, öteki ANAP’tan aday. Tersi de olabilirdi; hiç fark etmezdi. Artık yeni partileri için çalışacaklar. Bu yazı yazılırken Sivas kökenli Sözen’in adaylığı belirginleşmemişti (1). Refah Partisi adayı da İstanbul kökenli değil. Adayıyla, seçmeniyle taşralılar İstanbul için çarpışacaklar ve İstanbul’un kaderini onlar saptayacaklar. Bugünkü Belediye Başkanı Nurettin Sözen, başkanlığı döneminde İstanbul’a göçü ve gecekondu yapımını yüreklendirmekle eleştiriliyor. Parasız süt-ekmek dağıtması, “ben gelene gelme diyemem ki” demesiyle ün kazandı. Sözen, ayrıca ilk seçildiği günden bu yana benimsediği sert, uzlaşmasız tutumuyla kendisini İstanbullulara pek sevdiremedi ve yaptığı iyi şeyleri bile anlatamadı ve benimsetemedi. En çok da İSKİ skandalı nedeniyle yıprandı. Dalan’a gelince … Dalan için vaktiyle Hasan Pulur “Haliç’te heykeli dikilir, Boğaz’da asılır” diyordu. Haliç kıyıları ve Tarlabaşı Evren Paşa desteğiyle, bugün temizlenmiş gibi görünüyor, ama ne uğruna? Haliç kıyıları “tabula-rasa” dümdüz edilirken, Tarlabaşı’ndaki binalar toptan yıkılırken neleri yitirdiğimizin muhasebesi hiç mi hiç yapılmadı. Bu alanlarda korunmaya değebilecek, korunabilecek hiçbir değerli yapı yok muydu ki, her şey buldozerin insafsız kaba gücüne bırakıldı? Dalan’ın daha pek çok günahı bugün dimdik dururken, bir bölümü de somut olarak yükselmeye devam ediyor. Başta ünlü Park Otel olmak üzere, kazıklı yollar, Conrad Oteli, Dolmabahçe Sarayı’nın bahçesinde ve sırtında yükselen Swissôtel, Gökkafes, Boğaziçi siluetini ve oranlarını bozan gökdelenler Dalan’ın günah grafiğinin ordinatlarıdır. Dalan başkanlığı döneminde 215 bin gecekonduya tapu vermekle övünerek bu kez de gecekonduları affedeceğini ve tapu dağıtacağını seçim vaadi olarak şimdiden ilan etti (2). |
|
Bakınız Dalan’la ilgili olarak, şimdi aynı partiden İzmir Belediye Başkan adayı olan Burhan Özfatura neler yazıyor. Doğal olarak, DYP ile anlaşmadan, kendi adaylığı açıklanmadan önce .. 23 Aralık 1993 günlü Yeni Asır’da çıkan “Balonlar Şişiriliyor” başlıklı yazı 4 Ocak 1994 günü Milliyet’te de aynen yayımlandı. Bu yazının bir bölümünü olduğu gibi aktarıyorum: “Mahalli seçimler yaklaşınca, eski “kazip şöhretler”de piyasaya sürülmeye başlandı. Kamuoyunu şartlandırmak için bazı medya grupları aşırı bir gayretin içine girdiler. Tam anlamıyla bir övgü bombardımanı başlattılar. En fazla hava da, Bedrettin Dalan için basılmaktadır. Toz dumana katılmaktadır. Ne imiş efendim? “Türkiye mahalli yönetime yetki devrine hazır mıymış? “Dalan, İstanbul Cumhurbaşkanı olurmuş.” (Sanki seçimi kazanması garanti olmuş gibi). “Parti liderlerinin, böyle etkili, yetkili ve karizmatik bir başkana tahammülü var mıymış.” Bir sürü edebiyat. Boş laf. Beyin yıkama faaliyeti. Geçmiş dönemde olduğu gibi ödenen paraya ve parayı ödeyene göre düzenlenen anketler.
Peki ama kimse sormuyor ki: 1. “Dalan bu kadar popüler idi, İstanbul halkı ona böylesine hayrandı da, 1989’da niçin hezimete uğradı?.. 2. Kurduğu parti, niçin bu kadar güdük kaldı? Yüzde yarımlara bile ulaşamadı. Neticede, kendisine güvenen (az da olsa) bir kitleye boşverip, DYP’nin koltuğunun altına sığındı. Buna rağmen, 1991 seçimlerinde DYP’ye oy kazandırmadı. Kaybettirdi. Yük oldu. 3. DYP Genel Kongresi öncesi, ekranlardan (her zamanki tavrıyla) bol bol atıp tuttu, mangalda kül bırakmadı. Sonra da (hezimeti görünce) Sayın Sezgin’in koltuğunun altına niçin sığındı? 4. İstanbul’a bu kadar hizmet etti de, “Boğaz Faciası”nın sorumlusu kimdir? Acaba bu kadar methiye düzenlenmesinde, Boğaz’da sağlanan çıkarların etkisi nedir? 5. Haliç Projesi doğru mu? Bu kadar büyük masrafa değer miydi? Marmara ve Karadeniz kirletilmemiş midir? Fukara İstanbul halkına bu projenin ne yararı olmuştur?
1986 yılında Stuttgart’ta bir “Çevre Semineri”ne iştirak ettik. Dokuz Eylül Üniversitesi Çevre Bölümü hocalarıyla Boğaziçi Üniversitesi hocalarından iştirak edenler şahittir. Bursa, Eskişehir, Konya Büyükşehir Başkanları da oradaydı. Seminerin ilk günü, tüm yabancı uzmanlar, Haliç Projesi’ni rezil ettiler. Çok hatalı olduğunu ispat ettiler. Kasılarak projeyi anlatan Dalan, ikinci toplantıya gelemedi. Bir daha da ortalıkta görünmedi. Bu hatayı savunmak angaryası garibim Atom Damalı’ya kaldı. 6. 1989 seçimlerinde, Dalan’a en ağır şekilde saldıran DYP değil miydi? “Talan” vb. sloganlarını onlar icat etmemiş miydi?
Zaten, muhalif partilerin işi kolay olacaktır. 1989 yılında DYP’nin bastırdığı afişleri ve sloganları kullanmaları yeterlidir … ” Bu yazı gerçekten de, içinde bulunduğumuz kargaşayı anlatması bakımından ibret verici değil mi? Gelelim eski DYP’li yeni ANAP’lı aday İlhan Kesici’ye … Yukarıda da belirttiğim gibi, Sivaslılığı ilk niteliği olarak açıklandı; Devlet PlanlamaTeşkilatı Müsteşarlığı yapmış olmasından önce, ondan daha önemli bir nitelik olarak … Kendisine ne kadar İstanbullu olduğu sorulduğunda, “İstanbul”da ev arıyordum, evlenince zaten İstanbul’a yerleşmeyi düşünüyorduk” dedi. Park Otel konusundaki görüşü ise şöyleydi: 9 Ocak’ta Partide düzenleyeceğimiz bir toplantıda İstanbul’la ilgili görüşlerimizi saptayacağız.” Bu yazı kaleme alındığı sırada öteki partilerin adayları henüz kesinleşmediği için onlarla ilgili olarak birşey söylemek olanaksız. Ancak ilkesizliklerin seçim kampanyaları boyunca sürüp gideceği gün gibi ortada. Kenti kent yapanlar, içinde yaşayan insanlardır. 32 ilçeli (3) İstanbul’a her yıl 500 bin kişi geliyor; nüfusun şimdilik yüzde 65’i gecekonduda yaşıyor. Bu insanlar kentlileşmeye zaman bulamadan, yürürlükteki çarpık seçim sistemiyle bir seçimden ötekine koşuyorlar ve henüz tanımaya bile olanak bulamadıkları şehrin geleceğinin kararını veriyorlar. Politikacıların ödünleri ve medya kendilerine yol gösteriyor, oylarını yönlendiriyor. Sonumuz hayrolsun …
(1) Bu yazı yazıldıktan sonra belirlenen, SHP’nin yeni adayı Zülfü Livaneli de oy potansiyeli olduğuna inanılan amatör politikacılar sınıfına giriyor. (2) Milliyet, 10 Ocak 1994. (3) Bu ilçelerden 27’si İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlıdır. Büyükçekmece, Çatalca, Silivri, Şile, Yalova metropol dışıdır.
|